Paris Gezi Rehberi: Ücretsiz Yapılacaklar ve Daha Fazlası

  1. Paris’e Adım Atmadan Önce: Hayat Kurtaran Ulaşım ve Bilet Tüyoları
  2. Paris’te Konaklama: Neden Montparnasse?
  3. Paris’in En İyi Ücretsiz Müzeleri ve Sanat Alanları
  4. Paris’in Yoğun Durakları: Versailles Hayal Kırıklığı, Rodin ve D’Orsay Yorgunluğu
  5. Paris’te En Sevdiğim Parklar ve Yeşil Alanlar
  6. Klasik Duraklara Kısa Notlar: Eyfel, Champs-Élysées ve Montmartre
  7. Paris’in Hafıza Odaları: Sanat ve Tarih Kokan 3 Tarihi Mezarlık

Paris’e üçüncü gidişim. İlk ikisi yıllar önce (12 ve 16 sene önce) öğrenci bütçesiyle yapılan ziyaretlerdi. Paris zaten öğrenci bütçesiyle sevilecek yer değil. Bir de şansımıza o dönem hava o kadar dengesizdi ki, Temmuz ayında kazak satın almak zorunda kalmıştık ve sular seller modu bir yağmura yakalanmıştık. Parisliler için normal olan bu hava bizim için akıllardan çıkmayan bir tatsızlık olarak yer etti. Ayrıca kokan metroları, güvensiz hissettirmesi, yürünerek ulaşılamaması ve pahalılığı gibi etkenler de tuz biber olmuştu.

Son gidişimde ise tabiri caizse devran tersine döndü diyebilirim. Bu sefer şehri sevdim; bayılmadım ama sevdim. Yürünemeyen bir şehre bayılamam zaten. Metrolar bu sefer çok kokmuyordu, güvensizlik hissi diğer Avrupa şehirlerine kıyasla daha yüksek değildi. Pahalılık baki ama artık yetişkin maaşıyla o kadar da sarsıcı olmuyor. Hava ise bu kez yaz ortasında yağmur yüzü göstermedi, hatta biraz fazla sıcaklığıyla bunalttı bile diyebilirim.,

Bu seyahatte Paris’i benim için sevilebilir kılan şeyler şehrin huzurlu parkları, harika ücretsiz müzeleri ve o kendine has dokusu olan bazı özel bölgeleri oldu. İnsanları da hiç öyle söylendiği gibi kaba değildi. Tabii bolca yenen lezzetli yemekler ve kruvasanlar da cabası… Kafe ve restoran önerilerimi çok uzun olmasın diye ayrı bir yazıya bırakıyorum. Ama hazırsanız, dürüst yorumlarımla bol deneyimli bir Paris gezi rehberi için okumaya devam edin.

Paris’e Adım Atmadan Önce: Hayat Kurtaran Ulaşım ve Bilet Tüyoları

Paris muazzam bir şehir ama lojistik ve ulaşım kısmı ilk etapta biraz kafa karıştırıcı olabilir. Şehirde metroyu ve toplu taşımayı aktif kullanacaklar için kendi yaşadığım deneyimlerden yola çıkarak çok kritik, cebinizi ve zamanınızı kurtaracak birkaç tüyo vermek istiyorum. Paris bilet kuyruklarında perişan olmak istemiyorsanız bunlara mutlaka dikkat edin:

  • Haftalık Pass (Navigo) İçin Yanınızda Fotoğraf Olsun: Paris’te en mantıklı ulaşım seçeneklerinden biri haftalık kart almak. Ancak çok önemli bir detay var: Bu kartı çıkartabilmek için yanınızda fiziksel bir vesikalık fotoğraf bulundurmanız şart. Biz maalesef yanımızda fotoğraf getirmediğimiz için bu avantajlı haftalık pass’i alamadık, siz bu hataya düşmeyin; çantanıza bir fotoğraf atın!
  • İle-de-France ve Bonjour RATP uygulamaları: Bu uygulamalar Google Maps’e göre daha iyi rotaalr ve erişilebilirlik (asansör vb. tüyolar) sunsa da maalesef dijitalde kart yükleme TR’den alınmış telefonlarda çalışmadı. Cüzdana ekle dediğinizde bu bölgeden eklenmiyor gibi bir uyarı veriyor, neyseki eklenemeyince çektikleri parayı geri yatırdılar.
  • Havalimanı Kartları: CDG’den RER B ile merkeze geçmeden önce oradaki makinelerden kart alıp havalimanı için ayrı yükleme yapabilirsiniz. Kartınızı atmayın zira bunlar doldurulabilir olduğundan sonra yine doldurarak devam ediyorsunuz.
  • Çoklu Bilet Seçenekleri: Haftalık Pass alamayınca, günlük Paris visite’ler de pahalıya gelince 5-10’lu biletler daha uygun bir seçenek oldu ancak buradaki en sevmediğim şey tren, metro ile otobüs biletlerinin ayrı yüklenmesi.
  • Hava Kirliliği Günlerini Takip Edin (Anti-Pollution Pass): İşte kimsenin pek bilmediği o gizli tüyo! Paris’te bazen hava kirliliğinin arttığı özel günler ilan ediliyor ve belediye insanları toplu taşımaya teşvik etmek için “Anti-Pollution Pass” (Hava Kirliliği Bileti) satışa çıkarıyor. Çok daha ucuz olan bu bilet, o gün boyunca metrodan otobüse kadar her şeyde sınırsız geçiyor. Seyahatiniz sırasında Paris ulaşım uygulamasını kontrol edin, bu bilet denk gelirse sakın kaçırmayın.
  • Özel Gün ve Festival Biletleri (Fête de la Musique): Eğer seyahatiniz Paris’in o meşhur 21 Haziran Müzik Festivali (Fête de la Musique) gibi büyük etkinlik günlerine denk geliyorsa, ulaşım idaresi o güne özel çok ucuz festival biletleri (Music Festival Pass) tanımlıyor. Normal günlük biletlerin neredeyse yarı fiyatına gün boyu sınırsız seyahat edebiliyorsunuz. Paris’e gittiğiniz dönemdeki resmi tatil veya festival takvimini mutlaka bu gözle kontrol edin.

Paris’te Konaklama: Neden Montparnasse?

Aslında bu bölgeyi seçme nedenim, tamamen iş için ziyaret edeceğim üniversiteye yakınlığıydı. Saint-Germain coğrafi olarak daha yakın görünse de, o bölgenin aşırı kalabalığı ve sokaklarının darlığı sebebiyle orayı tercih etmek istemedim. Tabii fiyat olarak baktığımızda da Montparnasse, Saint-Germain’e kıyasla bütçe olarak çok daha uygundu.

Kaldıktan sonra ise ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım. Eğer Paris seyahati planlıyorsanız, Montparnasse şu avantajlarıyla kesinlikle radarınızda olmalı:

  • Ulaşım Kolaylığı: Bölge, birçok ana metro hattının kesişim noktası. Ayrıca otobüs duraklarının başlangıcı burada yer alıyor ve büyük bir gara (Gare Montparnasse) yakınsınız. Bu sayede Versailles gibi şehir dışı rotalara hiç zorlanmadan, direkt geçebiliyorsunuz.
  • Lokal ve Canlı Atmosfer: Çok turistik olmamasına rağmen kafeleri, pastaneleri ve bistrolarıyla oldukça hareketli ve keyifli bir yer. Mekanlar geç saatlere kadar açık, insanlar hep dışarıda. Hem lokaller hem de turistler bir arada takılıyor. Hafta sonları ise sokaklarda farklı satıcı tezgahlarının olduğu yerel pazarlar kuruluyor ki gezmesi çok keyifli.
  • Düz Ayak ve Yürünebilir Olması: Genellikle yürüyüş sevenler için oldukça düz ayak bir bölge. Ana caddelere ve gitmek istediğiniz yönlere çok rahatça bağlanabiliyorsunuz.

Montparnasse’da İki Farklı Otel Deneyimi

Bölgede otel seçeneği gerçekten çok fazla. Ben bu seyahatte iki farklı otel deneyimleme şansı buldum:

  • Mercure Paris Centre Gare Montparnasse: İlk olarak burada kaldım. Odanın hafif serin (AC ayarından kaynaklı) olması dışında genel olarak memnun kaldığım, konforlu bir deneyimdi.
  • Hotel Lenox Montparnasse: Daha sonra arkadaşım bana katılınca bu otele geçtik. Mercure’e kıyasla biraz daha eski bir oteldi ve odası biraz küçüktü. Tuvalette hafif bir koku problemi vardı ama neyse ki kapısını kapalı tuttuğumuz sürece odaya yayılan, rahatsızlık veren bir boyutta değildi. Genel olarak burada da büyük bir sorun yaşamadık.

Küçük bir konaklama tüyosu: Her iki otelin de yastıkları müthiş rahat değildi. Eğer benim gibi yastık konusunda hassassanız, odadan mutlaka ekstra yastık isteyip çift yastıkla desteklemenizi öneririm; ancak o şekilde rahat edebildim..

Paris’in En İyi Ücretsiz Müzeleri ve Sanat Alanları

En Keyifli Ücretsiz Durak: Petit Palais

Paris’te ücretsiz gezebileceğiniz müzeler arasında açık ara en beğendiklerimden biri Petit Palais oldu. Şehrin Güzel Sanatlar Müzesi (Musée des Beaux-Arts) olan bu ikonik saray, hem kalıcı koleksiyonları hem de bizim şansımıza tam da açılışına denk geldiğimiz “We Are (Still) Here” gibi geçici modern sanat sergileriyle oldukça göz doyurucu bir deneyim sunuyor.

Petit Palais Babil Kulesi Eseri
“La Tour de Babel” (Babil Kulesi)

Üstelik Petit Palais sadece içindeki tablolar ve heykellerle değil; binanın kendisiyle de büyüleyici bir yer. İç avlusundaki o yeşillikler içindeki gizli bahçe tasarımı, devasa altın kapısı ve tavanlarındaki göz alıcı freskleri ile tam anlamıyla keyifli bir yaşam alanı.

Bizim seyahatimize asıl damga vuran ise müzenin sergi açılışına denk gelmemiz oldu. Müze ortamında bir DJ performansı, geceye katılan birbirinden tarz ve farklı giyimli Parisliler ve ücretsiz kokteyller seyahatimize unutulmaz, çok keyifli bir anı kattı.

Petit Palais hemen arkasındaki parkta Jeff Koons’un Laleler heykeli bulunuyor. Belki gitmişken göz atmak istersiniz.

Paris Lale Tutan El Heykeli
Jeff Koons Laleler

Alternatif Sanatın Kalbi: Rivoli 59

Geleneksel müzelerin dışına çıkmak ve Paris’in alternatif, yaşayan sanat yüzüyle tanışmak isterseniz 59 Rivoli tam size göre. Burası tamamen ücretsiz gezebileceğiniz, çok katlı bir sanat binası. Bina diyorum zira burası sadece duvarlara asılı durağan eserlerden ibaret değil; binanın hem içi hem dışı tam anlamıyla sanatla ve sanatçılarla kaplı, nefes alan bir yer. Biz gittiğimizde de birçok sanatçı kendi odasında aktif olarak üretmeye devam ediyordu.

Rivoli 59 İçi
Rivoli 59 Merdiven Duvar Sanatı

İçeride çok farklı tarzlarda, her zevke hitap eden eserler var. Ancak ben binanın o meşhur, döne döne çıkan merdiven boşluğundaki duvar sanatlarına kelimenin tam anlamıyla bayıldım. Duvarlardaki gözler, hayvanat bahçesi illüstrasyonları, uçurtma uçuran kız gibi detayların hepsi harika birer fotoğraf noktası (Instagram severler burayı kesinlikle listesine eklemeli).

Rivoli 59 Binası
Rivoli 59 Binası

Giriş tamamen ücretsiz olsa da, beğendiğiniz bağımsız sanatçıların eserlerini doğrudan satın alarak onlara destek olabiliyorsunuz. Ya da binanın girişindeki kutulara bütçenize göre bir bağış bırakabiliyorsunuz.

59 Rivoli Ziyaret Notu: Burası aslında eski bir “squat” yani sanatçıların kaçak olarak yerleşip sanata kazandırdığı, sonradan belediye tarafından yasallaştırılan bir bina. Châtelet – Les Halles metrosuna çok yakın olduğu için Paris gezi rotanıza eklemesi oldukça kolay. Yalnız dikkat bina diye her saat açık değil, açılış kapanış saatlerini kontrol etmeyi unutmayın.

Versailles’a Alternatif: Musée Carnavalet & Musée des Archives Nationales

Eğer Paris’in o meşhur Marais Bölgesi’nde turluyorsanız, birbirine yürüyüş mesafesinde olan ve bütçenizi hiç yormayacak harika bir ikili önereceğim. Musée Carnavalet ve Musée des Archives Nationales. Üstelik bu iki muazzam müzeye de giriş tamamen ücretsiz ve kapıda önceden bilet alma zorunluluğu olmadan direkt geçebiliyorsunuz.

Musée des Archives Nationales aslında Fransa’nın tarihi arşivlerinin, resmi belgelerinin sergilendiği bir yer. Ancak dürüst olmak gerekirse ben içerideki belgelerden ziyade binanın mimari ihtişamını görmek için gittim ve “iyi ki gitmişim” dedim.

Musee des Archives Nationales
Arşiv Müzesi Dış Görünüm

Altın varaklı devasa aynaları, göz alıcı kırmızı odaları, tavan freskleri ve insanı durup izlemeye zorlayan o etkileyici giriş merdiveniyle burası herhangi bir kraliyet sarayından farksız . Tabii eğer tarihe merakınız varsa, Paris’in geçmişi ve Fransa-Amerika ilişkilerine dair çok önemli arşiv belgeleri de içeride sergileniyor.

Musée Carnavalet, Archives Nationales’e kıyasla çok daha büyük ve kapsamlı bir müze. Hatta dürüst olayım, gezerken fiziksel olarak epey yorulduk. Ama her bir odasındaki dönem tasarımları, duvarları süsleyen tablolar, merdiven başlarındaki o büyüleyici resimler o yorgunluğa kesinlikle değiyor. İnsan gezerken “Eski dönemlerde burada bir saray mensubu olarak yaşamak nasıl bir his olurdu?” diye düşünmeden edemiyor.

Carnavelet Müzesi paris
Carnavelet Müzesi’nden Bir Oda

Paris’in antik döneminden yakın geçmişine kadar her şeyi öğrenebileceğiniz bu müzede çok ilginç lokal detaylar da gizli. Örneğin, eski dönem Paris’inde kadınlar için “yapay ben” (mouche) kullanımının çok önemli bir güzellik aksesuarı olduğunu ve bu yapay benlerini minik, ayakkabı kutusunu andıran özel kutularda taşıdıklarını öğrenmek benim için çok şaşırtıcı bir detay oldu.

Hangisini Seçmeli? (Benim Tavsiyem): Eğer Paris seyahatinizde zamanınız kısıtlıysa ve bu iki müzeden yalnızca birini seçmek zorundaysanız, kesinlikle Musée Carnavalet’yi tercih edin. Çok daha kapsamlı, yaşayan ve Paris ruhunu sonuna kadar hissettiren bir içeriğe sahip.

Keşke Adı Kadar Güzel Olsa: Musee de la Vie Romantique

tiraf edeyim, Musée de la Vie Romantique (Romantik Hayat Müzesi) ismiyle bende oldukça büyük bir merak ve çekim yaratmıştı. Ancak kapısından içeri adım atınca ilk hissettiğim şey, ne kadar küçük bir yer olduğunu görmenin şoku oldu.

Müzenin en can sıkıcı tarafı ise şuydu: Asıl gezilmek istenen ve sanatçının eski atölyeleri olan o ikonik bölümlere geçişi ücretli, geçici sergilere ayırmışlar. Ücretsiz olarak gezebildiğiniz daimi kısım ise oldukça kısıtlı. İçeride dönemin ruhunu yansıtan bazı güzel tablolar ve estetik yelpazeler gördüm, onları beğendim ama dürüstçe kendime şu soruyu sordum: “Bu müzeyi gezmesek de olur muydu?” Benim cevabım kesinlikle evet, çok bir şey kaybetmezmişiz.

Müzenin avlusunda fotoğraflarda çok hoş duran, yeşillikler içinde bir kafesi var. Ancak sıcak bir zamanda Paris’teyseniz, o açık havada oturup keyif yapmak pek mümkün olmuyor, genelde masalara güneş vuruyor. Zamanınız kısıtlıysa burayı listenin gerilerine itebilirsiniz.

Paris’in Yoğun Durakları: Versailles Hayal Kırıklığı, Rodin ve D’Orsay Yorgunluğu

Paris seyahatlerinin olmazsa olmazı sayılan, her rehberde karşınıza çıkan bazı devasa mekanlar var. Ancak bu mekanların Haziran ‘da Paris’i kavuran sıcağıyla ve bitmek bilmeyen kalabalıklarla birleştiğinde insanı ne kadar zorlayabileceğini dürüstçe konuşmak gerekiyor. İşte benim gözümden o yoğun duraklar:

Versailles Sarayı & Estate of Trianon Ziyarete Gerçekten Değer mi?

Büyük beklentilerle gittiğimiz o meşhur saray ise bizim için maalesef sıcak ve kalabalığıyla birleşince biraz çileye dönüştü. Yaşadığım dondurma krizini, o fiyasko tren bilet hikayesini ve hayal kırıklıklarımı upuzun anlattığım, gitmeden önce mutlaka okumanız gereken Dürüst Versailles Sarayı Gezi Rehberi yazıma göz atabilirsiniz.

Versailles Dış Görünüm
Versay Sarayı Dış Görünüm

Rodin Müzesi & Musée d’Orsay: Muazzam Ama Fiziksel Olarak Yorucu

Bu iki müzeyi aynı güne planlamak kesinlikle sanata doymak demek ama baştan uyarayım: d’Orsay’ın büyüklüğünü hesaba katmayınca günün sonunda piliniz tamamen bitmiş oluyor. Neyse ki iki müze için kombine bilet seçeneğinin olması işimizi oldukça kolaylaştırdı.

Bir Kitapla Başlayan Merak: Rodin Müzesi

Rodin Müzesi’ne gitme isteğim, geçtiğimiz yaz Rachel Corbett’in “Hayatını Değiştirmelisin: Rainer Maria Rilke ve Auguste Rodin’in Hikâyesi” kitabını okumam üzerine gelişti. Paris’i aslında hiç sevmeyen ve burada ciddi zorluklar çeken Rilke’nin ve Rodin’in ayak izlerini takip etmek, neler ürettiklerini çıplak gözle görmek istedim.

Rodin Müzesi binası çok büyük olmasa da, işin içine o geniş bahçeyi de kattığımızda gezi epey yorucu olabiliyor. Bahçede ikonik Düşünen Adam heykeliyle başladığımız geziyi, o meşhur Cehennem Kapısı ile bitirdik. Tabii dürüst olmak gerekirse, Düşünen Adam’ın yanında düşünceli bir poz vermeden de dönmedik!

Rodin Müzesi Düşünen Adam Heykeli
Rodin Müzesi Düşünen Adam Heykeli

Müzenin iç kısmında ise bizi birçok büst ve nü çalışma karşıladı. İçerideki eserlerdeki tutkulu aşık eserlerinden sonra sonra Paris’te nerede birbirine sarılmış iki tutkulu aşık heykeli görsek, “Kesin Rodin’den etkilenmiş” dedik. Kısacası aşka doyduk!

Eski Bir Trenden Sanat Mabedine: Musée d’Orsay

Aynı günün devamında Musée d’Orsay’a geçtik. Eski bir tren garından müzeye çevrilen bu büyüleyici yerde, geçmişin o gar izlerini hâlâ bulmak mümkün. Müzenin gar döneminden kalma iki devasa saati var. Biri şık restoranın orada yer alıyor, diğeri ise Van Gogh eserlerinin de olduğu salonların sonunda. İkinci saati bulmak için haritaya bile ihtiyacınız yok; önünde fotoğraf çekilmek için sıra bekleyenlerin oluşturduğu o uzun kuyruktan yerini hemen anlarsınız.

Van Gogh Yıldızlı Geceler
Van Gogh Yıldızlı Geceler

Müzede bir salondan diğerine geç, yukarı çık, aşağı in derken dürüst olmak gerekirse ayaklarımıza kara sular indi. Ama içerideki koleksiyon o yorgunluğu unutturuyor. Özellikle Monet, Renoir, Cezanne gibi empresyonistlerin eserleri büyüleyici. Bizim için en özel kısım ise Van Gogh eserleri oldu. Daha yeni yaptığımız Arles ziyaretimizde, Van Gogh’un bu eserleri üretirken esinlendiği gerçek yerleri görmüştük; burada tuvallerini incelemek müthiş bir his oldu. Bu arada Rodin’in de burada birçok eseri var, aynı gün gezince bize biraz tekrar gibi geldi.

Musee d’Orsay Ziyaret Notları:

  • Müze Perşembe günleri geç kapanıyor, biz bu zaman diliminde gittik.
  • Vestiyere eşyalarınızı bırakmanız gerekiyor ama neyseki 1 Euro vs. atmadan şifreyle kullanabildiklerinizden.
  • Düzeni takip edebilmek haritayla bile zor ama önemli eserleri kaçırmamak için müze planı haritasını alın.

Satın Almasanız Bile Gezin: Shakespeare and Company

Bu yorucu maratonun içinde kalbimi çalan, yorgunluğunu unutturan yerlerden biri ise bu ikonik kitapçı oldu. Shakespeare and Company’nin kapısında her daim bir sıra oluyor ama biz gittiğimizde çok azdı ve zaten çok da beklemiyorsunuz. İçeriden illa bir kitap ya da anı eşyası satın almak zorunda değilsiniz; sadece o daracık ahşap koridorlarında yürümek, kitaplara göz gezdirmek, üst katta ziyaretçilere bir not bırakmak ve o tarihi edebiyat atmosferini solumak için bile mutlaka uğrayın derim.

Tabi uğrayınca bir şey almadan çıkmanız zor gerçi. üya ben de hiçbir şey almayacaktım… Ama kendimi tutamadım ve içinde Shakespeare and Company damgası ile kitap ayracı olan, içinden hangi kitabın çıkacağını bilmediğiniz o “ikinci el sürpriz kitaplı” bez çantalardan aldım. Ayrıca harika kartpostallar ve o çok sevimli sürpriz şiir zarflarından da sepete attım. Pişman mıyım? Asla!

Not: İçeride fotoğraf çekmeniz yasak.

Paris’te En Sevdiğim Parklar ve Yeşil Alanlar

Paris her ne kadar metrosuyla, kalabalığıyla ve yürüme mesafeleriyle insanı bedenen yorsa da, bu yorgunluğu tek bir saniyede unutturacak muazzam bir güce sahip: Parkları. Şehirde adım başı karşınıza çıkan yeşil alanlar, sadece birer ağaçlık alan değil; Parislilerin gerçek yaşam alanları. İşte benim Paris seyahatinde kalbimi bıraktığım o duraklar:

Uzanmışım Luxembourg’a: Jardin du Luxembourg

Başlığı okurken içinizden “Uzanmışım kumsala…” şarkısını mırıldandığınızı duyar gibiyim! Şarkıdan esinlendim zira parktaki o ikonik yeşil metal sandalyelerde ve çimlerde tam olarak durum bu. Yan gelip yatanlar, kitabına gömülenler, şarap açıp sosyalleşenler… Paris’te olan herkes sanki günün bir saatinde burada buluşuyor.

Luxemburg Bahçesi
Luxembourg Bahçesi

Burayı bu kadar sevmelerinde de sonuna kadar haklılar; parkın her bir köşesi ayrı bir estetik harikası. İtalyan esintili o meşhur Medici Çeşmesi (Fontaine Médicis), canlı müzik gösterilerinin yapıldığı tatlı müzik kiosku ve Paris fotoğraflarında en sık gördüğümüz, çocukların minik yelkenlileri yüzdürdüğü o büyük gölet alanı (Les Voiliers du Luxembourg)… Burası her ziyaretçiye sıradan bir bahçeden çok daha fazlasını vaat ediyor.

Paris’e Tepeden Bir Bakış, Gizli Hazine: Coulée verte René-Dumont

“Bugün sana bir tepeden baktım ey Paris!” Eğer siz de benim gibi sokakları gezerken sürekli kafasını kaldırıp “Ah şu binaların mimarisi ne kadar güzel” diye bakanlardansanız, bu park tam size göre. Eski bir demiryolu hattının yeşillendirilmesiyle şehre kazandırılan bu hat, binaların arasından, yüksekten geçen dar ve upuzun bir yürüyüş yolu.

Coulée verte René-Dumont
Parktan Şehrin Görünümü

Şehre tamamen farklı, yukarıdan bir bakış açısı kazandıran bu park, harika fotoğraflar çekmek için de biçilmiş kaftan. Ayrıca buraya eğer öğle saatlerinde denk gelirseniz, ellerinde sandviçleriyle lokallerin öğle yemeği molasını burada, yeşillikler içinde verdiğini görebilirsiniz. Tam bir Parisli gibi hissetmek için harika bir nokta!

Sacre Coeur’a Bir de Bu Açıdan Bakın: Parc Marcel Bleustein Blanchet

Görkemli Sacre Coeur Bazilikası’nın hemen tam arkasında gizlenen bu park, yine lokallerin favori kaçış noktalarından biri. Aynı zamanda işi bilen bazı turistlerin, bazilikanın o alışılmışın dışındaki arka açısını yakalayıp şahane fotoğraflar çekmek için uğradığı gizli bir bahçe.

Park Marcel Sacre Coeur Manzarası
Park Marcel’den Manzara

Sarmaşıklarla kaplı taş kemerlerin altında, su sesinin eşliğinde bir ağacın gölgesine oturup dinlenmek için büyüleyici bir atmosferi var. Özellikle Montmartre’ın o dik ve insanı nefes nefese bırakan meşhur merdivenlerini kat ettiyseniz, bu parkta vereceğiniz bir mola hayat kurtaracaktır, benden söylemesi!

Instagram Gönderilerinin Meşhur Parkı: Jardin des Tuileries

Paris deyince akla ilk gelen, Louvre Müzesi’nin hemen önündeki o meşhur Tuileries Bahçesi’ni bu seyahatte es geçtim. Neden derseniz, burayı Paris’e ilk iki gidişimde zaten adım adım gezip tadını fazlasıyla çıkarmıştım. Eğer Paris’e ilk kez gidiyorsanız, o meşhur yeşil sandalyelerde havuz kenarında oturmak ve Champs-Élysées’ye doğru uzanan o ikonik manzarayı izlemek için tabii ki listenizin en üst sıralarına yazmalısınız.

Hayal Kırıklığı ve Kaçan Fırsat: Jardin des Plantes

Paris’in o meşhur botanik bahçesi Jardin des Plantes’ı büyük beklentilerle rotama eklemiştim ama dürüst olacağım: Benim için seyahatin hayal kırıklıklarından biri oldu. Belki yanlış bir döneme denk geldim, bilemiyorum ama bahçedeki bitkilerin, çiçeklerin çoğu maalesef solmuştu.

Bahçeyle ilgili aklımda kalan en tatlı ama bir o kadar da buruk detay, içerideki wallabieleri (yavru kanguruları) görmek oldu. Tel kafeslerin arkasında olmasalar da, onlar için ayrılan o kısıtlı alanda dönüp durmaları içimi biraz sızlattı, keşke çok daha geniş bir özgürlük alanları olsaydı… Yine de bahçedeki ikonik kapı (Grand Amphithéâtre) mimari açıdan kesinlikle çok estetik ve fotoğraflıktı.

Kendime Küçük Bir Soru: “Peki Cemre, madem Jardin des Plantes’a kadar gittin, hemen yanı başındaki o muazzam Endülüs mimarili Paris Büyük Camii’ni (Grande Mosquée de Paris) görmeden nasıl döndün?” derseniz… İnanın çok haklısınız. Şu an kendime ben de tam olarak aynı soruyu soruyorum! Yol yorgunluğu mu dersiniz, rotanın azizliği mi bilmem ama o güzelim camiyi ve bahçesini es geçmiş olmak bu seyahatin nazar boncuğu oldu. Bir de meşhur naneli çayı varmış. Neyse Endülüs’te gördük asıl camileri diyelim.

Montmartre’dan ve Lokallerden Üç Bonus Park Notu

Square Suzanne Buisson: Montmartre sokaklarında kaybolurken karşımıza çıkan, sakin ve çok keyifli küçücük bir mahalle parkı. İçeride ağaçların altında oturup soluklanabileceğiniz, turist kalabalığından uzak, tam bir huzur noktası. (Küçük bir detay: Paris’in ilk piskoposu olan ve kafası kesildikten sonra yürümeye devam ettiğine inanılan Aziz Denis’nin elinde kendi kafasını tuttuğu o meşhur gizemli heykel de tam olarak bu parkın içinde yer alıyor, gözden kaçırmayın!)

Parc des Buttes-Chaumont: Burası Paris’in en büyük yeşil alanlarından biri ve lokaller burayı gerçekten çok seviyor, çimlerde yayılıp piknik ve güneşlenme modu takılıyorlar. Ancak dürüst olmam gerekirse, parkın aşırı eğimli ve yokuşlu yapısı yüzünden biz buranın tadını pek çıkaramadık. Zaten gün boyu yürümekten yorulmuş ayaklarla o dik tepeleri inip çıkmak bizi ekstra zorlayacağı için girmemiz çıkmamız bir oldu. Kondisyonunuza güvenmiyorsanız gezi listenizde öncelikli olmayabilir.

Parc Monceau: Bu parka gitmeyi gerçekten çok istesem de maalesef konumu itibarıyla bu seferki yoğun programıma bir türlü sığdıramadım. Fotoğraflarından gördüğüm kadarıyla içindeki o antik sütunlar ve heykeller parka inanılmaz asil, neredeyse masalsı bir hava katıyor. Eğer sizin yolunuz Zafer Takı (Arc de Triomphe) tarafına veya Paris’in 8. bölgesine düşerse, benim yerime de bu şık parka mutlaka bir şans verin derim.

Klasik Duraklara Kısa Notlar: Eyfel, Champs-Élysées ve Montmartre

Sizce de Biraz Fazla Abartılmıyor mu? Eyfel Kulesi

Gelelim Paris denince akan suları durduran o meşhur demir yığınına… Eyfel Kulesi’ne daha önceki ilk iki ziyaretimde yukarı çıkmış biri olarak dürüst olacağım: O devasa bilet kuyruklarında saatlerce bekledikten sonra, yukarıda o sıkış tıkış tellerin arasından şehre bakmak bana hep “Paris’e başka bir tepeden baksak daha iyi değil miydi?” hissi vermişti.

Eyfel’e yukarıdan bakmak için bir kez çıkmak insana yetiyor da artıyor bile. Tahmin edeceğiniz üzere, bu üçüncü seyahatimde yukarı çıkma hatasına tekrar düşmedim. Onun yerine Eyfel’i uzaktan, Paris sokaklarının o güzel dokusuyla birleştiği en estetik açılardan fotoğraflamayı tercih ettik. İşte kalabalıklara karışmadan Eyfel anısı biriktirebileceğiniz benim favori noktalarım:

  • Pont Alexandre III (Alexandre III Köprüsü): Petit Palais dönüşü, Paris’in açık ara en görkemli ve süslü köprüsü olan Alexandre III üzerinden Eyfel’in o ışıl ışıl gece halini fotoğrafladık. Köprü üzerindeki altın varaklı heykeller ve lambalarla birleşince ortaya gerçekten muazzam kareler çıktı.
Alexandre III Köprüsü Manzara
Köprüden Eyfel Manzarası
  • Pont d’Iéna: Son günün sabahında, kalabalıklar henüz şehre yayılmadan hızlıca bu köprüye gittik. Hem köprünün üzerinden hem de tam önünden, Eyfel’i arkamıza alarak çok keyifli fotoğraflar çektik.
  • Rue de l’Université: Instagram’da o binaların arasından Eyfel’in gözüktüğü meşhur çıkmaz sokak burası! Biz de gidip fotoğraflarımızı aldık ama küçük bir uyarım var: Burası her daim inanılmaz yoğun oluyor. Sokak da oldukça dar ve küçük olduğundan, kadrajınıza başkalarının girmemesi ya da kimsenin açısını kapatmamak için sürekli etrafınızı gözetmeniz gerekiyor. Sabırlı olmalısınız!

Ayrıca Maison Balzac, Espl. du Trocadéro, Pont de Bir-Hakeim de bizim gitmediğimiz ama önerilen manzara noktaları.

Oooo Champs-Elysee

Champs-Élysées denince sizin de kulaklarınızda hemen Joe Dassin’in o meşhur “Aux Champs-Élysées” şarkısı çalmaya başlıyor mu? Sanırım birçoğumuz Paris’e gitmeden önce bu caddeyi o şarkıdaki gibi romantik ve büyüleyici hayal ediyoruz.

Ama dürüst olacağım: Champs-Élysées benim Paris’teki favori yerlerimden hiçbir zaman olmadı. Bana göre fazla ışıklı, fazla ticari ve aşırı turistik. Dolayısıyla bu seyahatte burayı en son güne bıraktık. Akşam geç saatlerde Zafer Takı (Arc de Triomphe) önünden başlayarak caddeden aşağıya doğru indik. Mağazaların birçoğu çoktan kapanmıştı ama açıkçası hiç üzülmedim. Hatta günlerdir Paris sokaklarında görmediğim fareleri, caddenin sonundaki otobüs durağının arkasında cirit atarken görünce, buraya zaman ayırmayarak ne kadar doğru bir karar verdiğimi bir kez daha anladım! Paris’in bu fare gerçeğiyle de böylece yüzleşmiş olduk.

Bir Devrin Kapanışı: Abercrombie Hafızası ve Öğrencilik Yılları

Caddeyi yürürken üniversite yıllarıma dair tatlı bir nostalji turu da yaptım zira burayla ilgili komik anılarım vardı. Üniversite dönemimde Paris’e ilk geldiğimde caddedeki o meşhur devasa Abercrombie & Fitch mağazasına gitmiş, kapıdaki yarı çıplak Fransız modelle fotoğraf çekilirken kendimi bulmuştum. Gözümüz gönlümüz açılmıştı yalan yok! Ama gelin görün ki o ikonik mağaza kapatılmış. Koskoca Abercrombie’nin gitmesi şoke etti, resmen bir devir kapanmış.

Bir diğer öğrencilik anım ise Galeries Lafayette ile ilgiliydi. Paris’e ikinci gelişimde, şehirde katıldığım bir kongre sayesinde bir kozmetik markasının Galeries Lafayette’teki özel hediye paketini almaya hak kazanmıştım. O yaşlarda bir öğrenci olarak o şık mağazaya girip o hediyeyi almak bana kendimi inanılmaz havalı hissettirmişti.

Bu seyahatte de Champs-Élysées üzerindeki Galeries Lafayette’e şöyle bir uğramak fena olmazdı ama maalesef zamanımız yetmedi. Hatta asıl büyük olan Galeries Lafayette Haussmann’ın o meşhur teras çatısına çıkıp muazzam Paris manzarasını yukarıdan izleme planımız vardı, o da bir sonraki seyahate kaldı artık.

İçimde Kalan İki Nostaljik Kaçış Noktası:

Champs-Élysées’den ziyade gezmek istediğim iki ikonik pasaj vardı: eski kitapçıları ve nostaljik dükkanlarıyla meşhur Passage Jouffroy ile Paris’in en eski pasajlarından olan Passage des Panoramas’yı listeme almıştım. Ancak akşam vaktine kalınca maalesef vaktimiz kalmadı. Eğer yolunuz düşerse benim yerime o zaman tüneline mutlaka girin; Champs-Elysees’deki kalabalıktan ve ışıklardan sonra ruhunuza çok iyi gelecektir!

Yangın Sonrası İlk Karşılaşma: Notre Dame

2019’daki o korkunç yangın haberini aldığımda içim gerçekten çok acımıştı; çünkü Notre-Dame benim için Paris’le tamamen özdeşleşmiş, şehirde en sevdiğim tarihi yapıların başında geliyordu. Bu seyahatimde onu küllerinden yeniden doğmuş, tüm o eski ihtişamıyla yeniden karşımda dikilirken görmek beni inanılmaz mutlu etti.

Notre Dame Katedrali
Notre Dame Dış Görünüm

Notre-Dame’ı fotoğraflamak için en doğru zaman kesinlikle gün batımına yakın saatler. Akşamüstü güneşinin vurmasıyla o taş cephe parıl parıl, göz alıcı bir sarı renk alıyor. Size harika bir fotoğraf tüyosu: Kilisenin tam karşısından Seine Nehri kıyısına, aşağıya doğru inip kadrajınızı oradan ayarlarsanız, nehirle bütünleşen muazzam bir manzara yakalıyorsunuz. Bu seferki yoğun programımız nedeniyle içine girmeye vaktimiz kalmadı ama açıkçası çok da üzülmedim; zira eski seyahatlerimden hatırladığım kadarıyla içinin atmosferi dışının o büyüleyici görkeminin yanında biraz sönük kalıyordu. Mutlaka nehir kenarından dışını izleyin, o size fazlasıyla yetecektir.

Seine'den Notre Dame Manzarası
Seine Nehri Notre Dame Manzarası

Olmazsa Olmaz Ama Çok Yorucu: Louvre Müzesi

Paris’e gelip de dünyanın en büyük sanat müzesi olan Louvre’u listeye eklememek olmaz. Ama buraya adım atmadan önce kendinizi zihnen ve bedenen hazırlamanız gerekiyor: Gerçekten çok yorucu, devasa bir maraton sizi bekliyor!

Ben buraya Paris’e ilk gelişimde gitmiştim ve dürüst olmam gerekirse, Floransa’da Uffizi Galerisi’ni gezmek benim için çok daha keyifli ve sindirilebilir bir sanat deneyimi olmuştu. Louvre o kadar uçsuz bucaksız ki, içeride saatler geçirmemize rağmen zaman yetmedi ve müzenin kapanış saatine yakalandık. Son odaları resmen güvenlik görevlilerinin arkamızdan gelmesiyle koşarak geçmek zorunda kalmıştık! Hatta o tatlı telaşla koşturduğumuz son koridorlarda, barok döneminin o meşhur ışık-gölge ustası Caravaggio’nun dramatik tablolarının yanından hızlıca geçtiğimizi hayal meyal hatırlıyorum.

Louvre kesinlikle muazzam bir yer ama hakkıyla gezmek için tek bir gün bile yetersiz. Eğer ilk kez gidecekseniz, içeride kaybolup tamamen tükenmemek için görmek istediğiniz eserleri (Mona Lisa, Venus de Milo vb.) önceden seçip nokta atışı bir rota çizerek gitmenizi tavsiye ederim.

Bölge Bölge Paris Notları

Paris tek bir ruhu olan bir şehir değil; her bir bölgesi (arrondissement) kendi içinde bambaşka bir dünya, bambaşka bir karakter sunuyor. Gezimize benim Paris’teki en sevdiğim ama bir o kadar da beni en çok yoran o meşhur tepeyle başlayalım:

Sanatçı Ruhuyla Montmartre

Montmartre hâlâ Paris’teki favori bölgelerimden biri olmayı sürdürüyor; buranın kendine has kafeleri, minik sanat galerileri ve genel o bohem havası Paris’in geri kalanından çok farklı. Ancak dürüst olalım: O meşhur Ressamlar Tepesi (Place du Tertre)’nin her yanının restoran kaynaması ve çevrenin ucu bucağı görünmeyen hediyelik eşya dükkanlarıyla doldurulması o sanatsal büyüyü biraz zedelemiş. Sanki ilk iki gidişimde burası bu kadar ticari ve abartılı değildi, ya da bu sefer gözüme daha çok battı. Bu arada Montmartre’yi Piri Guide’ın ingilizce turu ile gezdim, bölgeyi tanımak açısından keyifli oldu.

Ressamlar Tepesi’ne yakın en beğendiğim yerlerden biri Galeri Butte Montmartre oldu. Hediyelikleri tasarım olduğundan farklı ama fiyatlar yüksek. Montmartre genel olarak galeriler açısından da zengin, kendisi de bir açık hava galerisi diyebiliriz tabi.

Galerie Butte Montmartre
Galerie Butte Montmartre

Galerie Butte karşı sırası en çok hediyelik bulunan yer, buradan halledin derim. Eyfel çevresinde 1 ueroya Eyfel anahtarlıkları hala satılıyor ama siz bilirsiniz tabi.

Bu tarafa gelmişken Montmartre aşağısındaki Moulin Rouge’un da olduğu Pigalle bölgesinde Artivistas ‘a da bakabilirsiniz. Latin Amerikalı sanatçıların özel tasarımlarını satıyorlar ve aynı zamanda sergi mekanı kafe olarak hizmet veriyorlar. El yapımı olduğundan fiyatlar yüksek.

Yine de bu dik yokuşlu mahalleye geldiğinizde rotanıza mutlaka eklemeniz gereken, o yorgunluğa değecek harika detaylar var:

  • Seni Seviyorum Duvarı (Le Mur des Je t’aime): Hazır buralara kadar gelmişken, yüzlerce dilde “Seni Seviyorum” yazan bu ikonik duvara mutlaka uğrayın. Duvarın üzerinde Türkçe olarak yazılmış olan o tanıdık kelimeyi kadrajınızda bulmayı sakın unutmayın!
Seni Seviyorum Duvarı
Seni Seviyorum Duvarı
  • Dalida Meydanı (Place Dalida): Ünlü şarkıcı Dalida’nın heykelinin göğsüne dokunmanın şans getirdiğine dair meşhur bir batıl inanç var. Verona’daki Juliet heykelinden sonra bu Paris görevini de başarıyla tamamladım ve heykele dokundum. Sorum şu: Peki şans beni ne zaman bulacak tam olarak?
Dalida heykeli
Dalida Meydanı
  • La Maison Rose ve Rue de l’Abreuvoir: Emily in Paris dizisinde Emily ve Mindy’nin o unutulmaz yemeği yediği pembe ikonik restoranın (La Maison Rose) önünde fotoğraf çekilmeden Montmartre’dan dönülmez. Restoranın bulunduğu o güzelim Rue de l’Abreuvoir caddesini boydan boya mutlaka turlayın.
Mansion Rose Montmartre
Emily’deki meşhur Mansion Rose
  • Gizli Şarap Bağları ve Duvarı Delen Adam: Paris’in tam göbeğinde küçücük bir şarap bağı olan Clos Montmartre’ye dışarıdan bir göz atabilir, hemen yakınında edebiyat dünyasından aşina olduğumuz o meşhur duvarın içinden çıkıyormuş gibi duran adam heykelini (Le Passe-Muraille) görebilirsiniz.
  • Villa Léandre: Bu bölgede rengarenk evleriyle İngiliz sokaklarını andıran gizli bir çıkmaz sokak olarak çok övülüyor. Ancak ben dürüst olayım; sosyal medyada abartıldığı kadar çok da özel ya da büyüleyici bulmadım burayı. Zamanınız azsa es geçebilirsiniz.
Villa Leandre
Villa Leandre
  • Sacre Coeur Bazilikası: Paris’in neresinden baksanız kendini gösteren bu beyaz heykel gibi yapı, her zaman harika bir ziyaret noktası ve bu seyahatte de beni yine yanıltmadı. Özellikle akşam gün batımı saatlerinde bazilikanın önündeki o devasa merdivenlerde oturan kalabalık ve arka fonda yankılanan mini sokak konserleri ortama muazzam bir keyif katıyor. İçi de oldukça güzel ama dürüst olmam gerekirse “Mutlaka içine de girip görmelisiniz” diyeceğim kadar büyüleyici bir güzelliği yok; o meşhur dış manzarasının ve merdivenlerdeki o tatlı atmosferin yerini kesinlikle tutmaz.
Sacre Coeur bazilikası
Sacre Coeur
  • Église Saint-Jean de Montmartre: The Wall of I Love You’nun olduğu meydanda yer alıyor. Dışarıdan baktığınızda o alışık olduğumuz klasik, Gotik taş kiliselere hiç benzemiyor; çok değişik, tuğla kaplı ve kıvrımlı hatlara sahip Art Nouveau tarzında bir cephesi var. (Hatta meraklısı için küçük bir not: Paris’in ilk betonarme kilisesiymiş). İçeriye adım attığınızda ise o dışının sıra dışı havası devam ediyor. Belki bir Saint-Sulpice kadar devasa ve görkemli duvar fresklerine sahip değil ama içerideki o renkli vitray pencerelerin süzülen ışığı ve duvarlardaki zarif dini süslemeler gerçekten görülmeye değer, çok dingin bir atmosferi var. Montmartre yokuşlarını tırmanırken gözden kaçırmamanız gereken çok estetik ve farklı bir durak.
Saint Jean de Montmartre
Montmartre Kilise
  • Halle Saint-Pierre: Montmartre’ın o kalabalık yokuşlarına tırmanmadan hemen önce, Sacré-Cœur’ün eteklerinde yer alan bu sıra dışı sanat merkezine gitmeyi çok istiyordum ama maalesef yetişmedi. 19. yüzyıldan kalma eski bir hal binasının içinde yer alan bu yer, Paris’in o klasik sanat anlayışından tamamen uzak, Art Brut (Ham Sanat) ve marjinal eserlerin kalesi. En azından siz o dik yokuşları çıkmadan önce buradaki devasa pencereli kafesinde bir mola verin ve benim yerime o mistik atmosferi soluyun! Bir de kitap severler için giriş katında bir kitapçı olduğunu da ekleyeyim.
  • Moulin Rouge: Mezarlıktan aşağıya yürüdüğünüzde ise Moulin Rouge’un oraya iniyorsunuz. Pazar günü gittiğimden yine ortada satıcı tezgahları ve Mixte festival sebebiyle konser vardı. Besame Mucho ile İspanya esintilerini de burada hissettim. Haftaiçi gittiğimizde ise pazar kurulmamıştı.
Moulin Rouge
Moulin Rouge

Kısacası Montmartre kafeleriyle ve o buram buram tarih kokan sokaklarıyla hâlâ büyüleyici. En sevdiğim bölge burası ama ah… Keşke bu kadar çok yokuşu ve merdiveni olmasaydı!

Şık ve Turistik Le Marais

Paris’in kalbinde, favori ücretsiz müzelerimin ve gizli sanat duraklarımın buluştuğu Le Marais, şehre gelen herkesin bir şekilde yolunun kesiştiği ortak bir nokta. Renkli hediyelikçileri, meşhur Smith & Son kitapçısı ve Paris’e özgü o karakteristik butikleriyle burası, şehrin en canlı ve en sık ziyaret edilen bölgelerinden biri.

Tasarım Durakları ve Place des Vosges

Bölgenin ikonik yeşil meydanı Place des Vosges, hem turistlerin hem de çimlerde keyif yapan lokallerin favorisi. Ama dürüst olmam gerekirse, Paris’in o büyüleyici ve devasa park bahçelerinden sonra beni pek o kadar etkilemedi. Yine de çevre binaların mimarisi için görülmeye değer. Eğer siz de bizim gibi tasarım ve dekorasyon meraklısıysanız, Marais gezinize Fleux ve Merci gibi konsept mağazaları ekleyebilirsiniz. Fiyatların yüksek olduğunu söylemeden geçemeyeceğim tabi. Biz burada kendin yap takıcılardan Noomi’den ve Paris’e özgü hediyelik esşyaları olan Editions B’den de alışveriş ettik.

Sürrealist Bir Sanat Molası: Place Igor Stravinsky

Marais sınırlarında dolanırken karşıma çıkan en enerjik ve şahsına münhasır yer kesinlikle Stravinsky Meydanı oldu. Hemen yanı başındaki Centre Pompidou’nun o fütüristik borularıyla arkasındaki tarihi gotik kilisenin yarattığı tezatlık zaten tek başına büyüleyici. Ama meydana asıl ruhunu veren şey ortadaki o fırlama havuz ve devasa duvar resmi!

Igor Stravinsky Meydanı
Igor Stravinsky Meydanı

Havuzun içindeki o su fışkırtan, rengarenk, mekanik ve kinetik heykeller adeta çocuksu bir neşe saçıyor. Meydana bakan dev sağır duvarda ise hani o hepimizin meşhur ressam Salvador Dalí sandığı, parmağıyla “şşşt” işareti yapan o kocaman açılmış gözlerin olduğu devasa graffiti var. (Aslında sokak sanatçısı Jef Aérosol’un kendi otoportresiymiş ama Dalí ruhunu o kadar iyi taşıyor ki insan ayırt edemiyor.)

Entelektüel Burjuvazi ve Pahalı Kahveler: Saint-Germain

Burası Paris’in şık, en entelektüel ve buram buram edebiyat kokan köşesi. Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi isimlerin bir zamanlar mesken tuttuğu o meşhur kafeler (Café de Flore ve Les Deux Magots) tam olarak bu bölgede yer alıyor. Benim bu seyahatte Saint-Germain’de bulunma sebebim ise diğer turistik noktalardan biraz daha farklı ve özeldi: Sciences Po.

Bir İş Molası ve Müze Tadında Bir Keşif: Saint-Sulpice

Fransa’nın ve dünyanın en prestijli siyaset ve sosyal bilimler okullarından biri olan Sciences Po’yu iş dolayısıyla ziyaret etme fırsatım oldu. Kampüsün ve çevresindeki sokakların o kendine has akademik, tarihi ve rafine havasını koklamak seyahate bambaşka bir boyut kattı.

Saint Sulpice Kilisesi
St Sulpice Kilise İçinden Bir Kesit

Okul çıkışında ise kendimi hemen Saint-Germain’in o güzel sokaklarına bıraktım ve yolum Saint-Sulpice Kilisesi’ne düştü. Buraya tek kelimeyle bayıldım! Uzun zamandır gezdiğim en iyi, en etkileyici kiliselerden biriydi. Da Vinci Şifresi’ndeki o meşhur “Gül Çizgisi”ni görmedim ama içeriyi resmen büyüleyici bir sanat müzesi gezer gibi gezdim. Devasa tavanları, loş ve asil atmosferi, hele o duvarlardaki dünyaca ünlü ressam Eugène Delacroix’ya ait muazzam freskleri incelerken zamanın nasıl geçtiğini anlamadım. Paris’te popüler kalabalıkların gölgesinde kalan ama kesinlikle çok daha fazlasını hak eden muazzam bir sanat durağı.

Buradan yürüyerek hemen yanı başındaki Jardin du Luxembourg’a geçebilmek de bu bölgenin en büyük artılarından biri. Eğer Paris’in o lüks, düzenli ve entelektüel yüzünü yaşamak istiyorsanız, Saint-Germain kesinlikle doğru adres.

Burada normal mağazaların ve çiçekçilerin yanı sıra (çiçekçiler 3 euro’ya bazı buketleri satıyorlar) Plastiques mağazasında güzel hediyelikler mevcuttu.

Gizli Bir Gurme Vahası: Beaupassage

Saint-Germain sokaklarında keşfetmekten çok mutlu olduğum bir diğer gizli nokta ise kesinlikle Beaupassage oldu. Caddenin o hareketli keşmekeşinden sıyrılıp bu açık hava pasajına adım attığınızda, kendinizi duvar sanatları ve girişte sizi karşılayan modern sanat eserleriyle donatılmış şık ve sakin bir gastronomi vahasında buluyorsunuz. Paris’in o rafine, gurme ve tasarım odaklı yüzünü sakin bir atmosferde solumak için harika bir durak. Buradaki mekanlardan yeme içme durakları yazımda daha detaylı bahsedeceğim.

Paris’in Sahili: Saint Martin Kanalı

“Paris’te deniz mi var ki sahili olsun?” dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, deniz yok ama Parislilerin adeta bir sahil şeridi gibi kullandığı, şehrin o alternatif ve bohem ruhunu buram buram hissettiren harika bir su kanalı var: Canal Saint-Martin. Burası hakkında hislerim biraz karışık olsa da, Paris’in o jilet gibi turistik havasından sıyrılıp gerçek lokal hayatı gözlemlemek için kesinlikle şans verilmesi gereken bir yer.

Pazar Günü Huzuru vs. Hafta İçi Yoğunluğu
Saint Martin 2. El Pazarı
Saint martin 2. El Pazarı

Kanal civarına ilk gidişim bir pazar günüydü. Kanal kenarına dizilip ellerinde cipsleri, içecekleriyle ayaklarını sarkıtarak manzaranın tadını çıkaran o rahat kalabalık hoşuma gitmişti, fotoğraflarıma da güzel bir renk katmıştı. Üstelik pazar günleri kanal civarındaki sokaklarda bir ikinci el pazarı kuruluyor; kapanışına denk gelmeme rağmen inanılmaz hareketli ve keyifliydi. Çevredeki barlar, restoranlar ve butik mekanlar da dopdoluydu.

Saint Martin Manzarası
Saint Martin Kanalında Oturanlar

Bu atmosferi o kadar sevdim ki, seyahatin ilerleyen günlerinde hafta içi bir kez daha gitmek istedim. Ancak bu sefer Paris’te sıcaklıkların iyice artmasıyla birlikte durum tamamen değişmişti. Herkes kendini kelimenin tam anlamıyla kanal kenarına, suların yanına atmıştı. Etrafta üstü başı ıslak, mayolu gezen öyle yoğun ve kaotik bir kalabalık vardı ki, asıl pazar gününü bu sefer yaşıyor gibi hissettim. Kalabalık bir noktadan sonra o kadar bunaltıcı geldi ki, ilk günkü o huzurlu keyfi maalesef alamadım.

Tasarım Meraklılarına Not: Artazart
Galerie Artazart
Galeri Artazart

Kanal boyunca her ne kadar karışık duygular beslesem de, sırf buradaki o muazzam tasarım kitapçısı ve sanat galerisi Artazart için bile bu bölgeye gelmeye değer! İçerideki sanat kitaplarına, illüstrasyonlara ve tasarım objelerine kelimenin tam anlamıyla bayıldım. Paris fiyatlarından dolayı oradan elim boş çıkmanın o küçük hüznünü yaşasam da, ilham depolamak için muazzam bir duraktı, mutlaka listenize alın. Bir de çıkarken kasa kenarındaki mekanın programlarının olduğu kartpostallardan ücretsiz almayı atlamayın.

Paris’in Hafıza Odaları: Sanat ve Tarih Kokan 3 Tarihi Mezarlık

Paris sadece yaşayanların değil, dünya tarihine, edebiyatına ve sanatına yön vermiş isimlerin de şehri. Şehirdeki tarihi mezarlıklar, kasvetli birer alandan ziyade; gotik heykelleri, devasa anıt ağaçları ve labirent gibi sokaklarıyla adeta büyüleyici birer açık hava müzesi. Ben bu seyahatte Paris’in en meşhur üç mezarlığını da ziyaret ettim: Père Lachaise, Montparnasse ve Montmartre.

Paris’in En Büyüğü ve En İkoniki: Père Lachaise (Cimetière du Père-Lachaise)

Şehrin en doğusunda yer alan, dünyanın en çok ziyaret edilen ve içinde kaybolması en kolay olan o devasa mezarlık. Burası oldukça yokuş, o yüzden üst kısmından girmenizi öneririm.

Ziyaret Edilebileceğiniz İsimlerden bazıları şöyle: Oscar Wilde (üzeri ruj izleriyle dolu o meşhur anıt mezar), Edith Piaf, Jim Morrison, Chopin ve bizim için en anlamlı köşesi olan Ahmet Kaya ve Yılmaz Güney.

Pere Lachaise Chopin
Chopin’in Mezarı

Ben Oscar Wilde ve Chopin ziyaret ettim, yetti de arttı. Çok yorgunken gidip bir de o yokuşları çıkınca halim kalmadı. Siz daha dinç ve daha akıllıca giderseniz iyi olur. Mezarlık girişinde hangi ünlüler var ve nerede yer alıyor, ayrıca Google Maps’ten de takip edebilirsiniz.

Ayrıca hiç tanımadığınız isimlerin de mezarları oldukça ihtişamlı ya da farklı olabiliyor. Yokuş olmasa Milano ile yarışabilir derdim belki.

Entelektüellerin ve Aşıkların Buluşma Noktası: Montparnasse Mezarlığı (Cimetière du Montparnasse)

Buraya tamamen tesadüfen park var galiba diyerek girdim. Kapanış saatine yakın ve ilk girdiğim mezarlık olduğundan çok da dikkatli gezemedim. Burası girer girmez bir korku filmi havası veriyor, bir kere çok daha sakin diğer mezarlara göre. Ama Milano’daki mezarlıktan sonra çok etkilenemedim.

Ziyaret Edebileceğiniz İsimler: Hayat boyu hem aşkı hem felsefeyi paylaşan ve şimdi yan yana yatan Jean-Paul Sartre ve Simone de Beauvoir, edebiyatın aykırı ismi Charles Baudelaire, Samuel Beckett.

Dik Yokuşların Ardındaki Sessizlik: Montmartre Mezarlığı (Cimetière de Montmartre)

Montmartre tepesinin hemen aşağısında, metal bir köprünün altından geçilerek girilen, şehrin en kendine has gotik mezarlıklarından biri. Montmartre Mezarlığı’na Dalida’yı görmeye gittim. Kadının memesine şans için dokunduk gidip bir mezarını da görelim ayıp olmasın.

Montmartre Mezarlığı Dalida
Dalida’nın Mezarı

Buranın mimarisi oldukça farklı yoldan üst seviyede ve farklı bölümlere yayılmış. Dalida’nın mezarını bulmak biraz başta zor geldi. Yine kapanışa yakın saatte gittiğimden çok hızlı gezdim. Dalida’nın mezarı en süslülerden, doğru yola girince kaçırmanız mümkün değil.

Ziyaret Edebileceğiniz İsimler: Dünyaca ünlü Fransız yazar Stendhal, Alexandre Dumas, ressam Edgar Degas ve Dalida.

Kısa Kısa Paris Notları: Gitmeye Değer mi, Değmez mi?

Paris o kadar çok katmanlı bir şehir ki, her köşesinde ayrı bir müze, tarihi bina ya da ikonik sokak var. Seyahatimin yoğun temposunda kısa kısa uğradığım, dışından geçtiğim ya da bende karışık duygular bırakan diğer noktaları da dürüst birer cümleyle buraya bırakıyorum:

Collège des Bernardins: Buraya gittiğimde içeride bir etkinlik vardı, bu yüzden sadece girişteki o ana odayı görüp çıkmak zorunda kaldım. Açıkçası binanın gezilecek başka bir yeri var mıydı, varsa da nasıl bir yerdi hiç anlayamadım bile. Dönemsel etkinliklere denk gelirseniz kısıtlı bir ziyaret olabiliyor, aklınızda bulunsun.

Arap Dünyası Enstitüsü (Institut du Monde Arabe): En üst katındaki Paris manzarasının çok güzel olduğunu duymuştum ama programın yoğunluğundan o seyir terası deneyimini maalesef bu sefer pas geçmek zorunda kaldım.

Île Saint-Louis (Aziz Louis Adası): Cité Adası’nın hemen yanı başındaki bu adadan şöyle çok kısa bir geçtik. İlk izlenim olarak oldukça keyifli, sakin ve kendine has bir yere benziyordu bir dahaki sefere daha uzun vakit ayırmak isterim.

Hôtel des Invalides & Hôtel de Ville: İki yapıyı da sadece dışından görüp geçtik. Paris’te adım başı o kadar çok devasa ve görkemli tarihi bina var ki, bir noktadan sonra insan kanıksıyor galiba; mimari açıdan çok çok etkileyici binalar olmalarına rağmen beni öyle aşırı büyülemediler.

Rue des Thermopyles (Montparnasse): Instagram’da, internette “Montparnasse’ın o ünlü, gizli, sarmaşıklı caddesi” diye geçen bu sokağa büyük bir merakla gittim. Sonuç? Benim için tam bir hayal kırıklığı oldu. Gittiğimde biraz pisti ve fotoğraflarda abartıldığı kadar etkileyici bir havası kesinlikle gelmedi bana. Listenizde olmazsa çok bir şey kaybetmezsiniz.

Rue Thermopyles
Rue Thermopyles

Ücretsiz Müzeler ve Diğer Kalanlar:

Paris’te listeme alıp da bu seyahatte zaman ayıramadığım ya da bir sonraki gidişime devrettiğim harika ücretsiz müzeler, manzara noktaları ve çağdaş sanat durakları da oldu. Eğer sizin vaktiniz kalırsa benim yerime de gezin:

  • Paris’in Kurtuluşu Müzesi (The Liberation of Paris Museum – General Leclerc – Jean Moulin)
  • Bourdelle Müzesi (Musée Bourdelle)
  • La Madeleine Kilisesi
  • Victor Hugo’nun Evi (Maison de Victor Hugo)
  • Palais de Tokyo
  • Belvedere de Belleville

Bir Sonraki Randevu: Paris’in Gurme Durakları, Kruvasanlar ve Gizli Kafeler

Paris’in o buram buram tarih, sanat ve felsefe kokan sokaklarında günlerce yürüdük; hayal kırıklıklarımızı, gizli kalmış sanat meydanlarını ve içimizde kalan ukdeleri dürüstçe masaya yatırdık. Ama biliyorum, aklınızda tek bir soru var: “Peki Cemre, bu kadar koşturmaca arasında hiç mi bir şey yemedin, o meşhur çıtır kruvasanlar, rüya gibi tatlılar nerede?”

Haklısınız, Paris demek aynı zamanda bitmek bilmeyen bir gastronomi macerası demek. Ancak o fırınların önündeki tereyağı kokularını, kahve molalarını ve Saint-Germain burjuvazisine yakışan o gurme keşifleri bu yazıya sıkıştırıp geçiştirmek kesinlikle haksızlık olurdu.

O yüzden Paris’in en iyi kruvasanını aradığım, tatlı krizlerine girdiğim ve lokal yemek duraklarını keşfettiğim bir sonraki lezzet dolu yazıda buluşmak üzere..