Berlin’de Gezilecek Yerler

Berlin

Berlin Berlin.. Berlin’e 2010 yılında ilk ayak basışımızı hatırlıyorum da; değişik bir yurtta tek gecelik konaklamış ve gezmek için hayvanat bahçesini seçmiştik. O kadar kısa süre geçirince Berlin pek de aklımda yer edinmedi açıkçası, ancak hayvanat bahçesinin büyük ve düzenli olmasının yanısıra her türden hayvanın bulunması Berlin ziyareti yapacaklara tavsiyelerimden olmuştu.

Berlin hakkında gönderilere rastladıkça birçok insanın favori şehri olduğunu fark edip bu şehirde göreceğim daha çok şey var diyerek Berlin hakkında kararımı vermek için çok erken olduğuna kanaat getirdim. Nedense hadi atlayıp Berlin’e gidelim kafasına giremiyorum ama adeta bir fırsat çıksın diye de bekliyorum. İş için Hamburg’a yolum düşünce beklediğim fırsat da ayağıma geldi. Hemen Berlin’i iş gezimin sonuna ekledim:) İyi ki de öyle yapmışım, dengesiz havasına rağmen bu şehirden çok keyif aldım. Üstelik tam da kafa arkadaşlarla gidilmelik bir şehirken ben şehri annemle geziyordum, yine mi duvar resimlerini fotoğraflamaya geldik diye şikayet eden anneciğimle:) Düşünün ki anneme rağmen şehri sevdim.

Berlin’e Hamburg’dan Flixbus ile geldik. Flixbus Berlin’de birçok noktada duruyor, biz daha merkezi olan varış yeri Alexanderplatz’ı tercih ettik. İndikten sonra otelimize biraz mesafe olduğu için yolumuz üstünde bulunan ve öneriler arasından yer alan Five Elephant Cafe‘yi de aradan çıkarıp biraz soluklanalım dedik. Maalesef ne kahvesini ne de tatlısını beğendik, üstelik fiyatlar diğer yerlere göre bir tık pahalıydı. Bu durum Berlin’e dair ilk izlenimlerimi biraz karıştırıyor. Sokaklar, kafeler ve butikler dışarıdan bu kadar hoş gözürken daha yakından tanıdıkça hayal kırıklığı mı yaratacak?

Tiergarten

Otelimiz Berlin Hauptbahnhof karşısındaki İbis Berlin Hauptbahnhof. Haliyle merkezi olunca fiyatlar yüksek ama merkezdekilerin en uygunuydu diyebilirim. Otele yerleştikten sonra hemen kendimizi Berlin sokaklarına atıp Hauptbahnhof arkasında Spree kanalından geçiyoruz ve karşımıza çıkan Reichstag binasıyla eski günlerime dönüyorum adeta. Çok tanıdık bir kare, sadece aklımda kalandan biraz daha kalabalık.

Bu arada gelmeden Piri uygulamasında Berlin’i yüklemiştim, lokal bir rehber tarafından İngilizce anlatımlı Berlin turunda rehberimiz Reichstag binasına ücretsiz girebiliyorsunuz deyince biz de girmeye heveslendik. Önce Tiergarten önündeki beyaz kulübe önünde bekleyip pasaportla kayıt oluyorsunuz, biz giriş saati geçtiği için ertesi gün sabah saatleri için kayıt yaptırıyoruz. Sonrasında da Tiergarten içinden geçerek Bradenburger Tor‘a doğru ilerliyoruz.

Bradenburger Tor‘u unutmak mümkün değil, Unter den Linden (Ihlamurlar Altında) yolunun ismi bile aklımda. Yine tak önünde bir sürü fotoğraf çektiren insan kalabalığı, fotoğraf kareniz için yer bulmak zor. Eskiden kapının sadece belirli bölümlerinden halk geçebiliyormuş, diğer bölümler kraliyet mensupları için ayrılmış. Bir de Napolyon kapının üstündeki heykeli çok beğenince Fransa’ya götürmüş. Sonrasında geri getirilmiş ancak üzerindeki zeytin dalı yerine demir haç eklenmiş. Kapı girişinde de kapının tarihi yazıyor ama Piri’den dinlemek de ayrıca keyifliydi.

Hemen kapının yanıbaşında “Mama Trattoria Berlin Mitte“de pizza ve Cesar salata yiyoruz, oldukça başarılı, ortam da şık, üstelik fiyatlar da yüksek değil. Sonrasında da hemen yeşillikler içine dönüp hem Tiergarten‘ın tadını çıkarıyoruz hem de yediklerimizi eritiyoruz. Tiergarten’ın öbür ucundaki “Zafer Anıtı” gün batarken oldukça güzel bir kare olarak karşımıza çıkıyor. Bu arada Hauptbahnhof’da da birçok restoran, kafe ve market opsiyonu mevcut, oldukça büyük bir tren garı.

Zafer Anıtı

Reichstag Binası ertesi gün için ilk rotamız, tabi gardan kruvasanlarımızı aldıktan sonra:) Almanya kruvasan konusunda genel olarak başarılı bence, evet biraz yağlı yapıyorlar ama zararlı ve güzel olan her şey böyle değil mi zaten? Reichstag Binası’na bir grup çıkınca diğer grup girecek şeklinde alıyorlar. Pasaport kontrolü yapan kişinin de Türk çıkıyor, beklerken kısa bir sohbet gerçekleştiriyoruz. Burada yaşayan Türkler genelde Türkiye’yi özlemiyor anladığım kadarıyla. Almanya’nın diğer bölgelerindeki memleket özlemini Berlin’in güzelliği ve medeniyet seviyesi hafifletmiş sanıyorum. 1 haftadan fazladır ülkeden uzak olunca bir Türk ile konuşmak iyi geliyor. Bu arada Reichstag içine girince Türkçe ücretsiz sesli rehberlerden almayı unutmayın. Kuleyi tırmanırken etrafınızdaki tüm önemli yerleri bu sesli rehber sayesinde tanımış oluyorsunuz.

Reichstag

Burayı Piri’den dinlemeseydik hiçbir şey anlamazdık büyük ihtimalle. Piri’deki rehberimizin yorumu; anıt içindeki irili ufaklı bloklar arasında gezinirken insanların bloklar arasında yavaşça kayboluşuna tanık olmanız. Elbette sanatın herkes için farklı bir yorumu vardır ancak ben rehberimizinkini oldukça beğendim. Sonraki durağımız ise Postdamer Plaza yakınlarındaki duvar kalıntıları. Bazı kalıntılar resimlerle bazıları ise anlatımlarla kaplı. Yine bu çevrede gözetleme kuleleri de mevcut, sık aralıklarla yapılan bu kuleler sıkı denetim için kullanılmış.

Nazi dönemiyle ilgili bir açıkhava müzesi olan ve ücretsiz olarak gezebildiğiniz “Topographie Des Terrors“e doğru giderken Mauermuseum‘a rastlıyoruz. İlk katına giriş serbest, odalardaki galerilere girebilmek içinse ücret ödemeniz gerekiyor. Bence ücretsiz kısmı gezilebilir, galerilerdekileri de bu kısımları gezerken az çok görebiliyorsunuz zaten.

Topographie Des Terrors Müzesi‘nde ise tanığı olmadığımıza şükrettiğimiz o kara dönemin hikayesi fotoğraflar ve anlatımlarla ziyaretçiye adeta yaşatılmaya çalışılmış. Hikaye tanıdık da olsa bilmediğiniz birçok şey öğreniyorsunuz, bazen de günümüzle benzerliklerini görüp sinirleniyorsunuz ama sonuçta hüzünlenip çıkıyorsunuz.

Charlie’nin Kontrol noktası ise tam bir turist soygun noktası olmuş. Görmeniz şart mı? Bence değil.

Bu kadar gezdikten sonra yorulup acıkıyoruz elbette. İstikamet yine nerede olduğunu hatırlamadığım bir öneri üzerine Tommi’s Burger Joint. Çok memnun kalmadık gerçi, nedense yiyecek-içecek konusundaki önerilerde bu sefer uyuşamadık.

Haus Schwarzenberg

Sırada Berlin’in en sevdiğim köşeleri var; avlular. Rosenhöfe bunlardan biri, hatta buraya yemek yiyip geldiğimize üzüldük; çünkü içinde çok güzel bir restoran vardı. Elbette tat olarak nasıldır bilemiyoruz ama ortamını ben çok sevdim. Sonraki avlu ise Hackescher Höfe, her bir avlu içinde kafeler, dükkanlar, bir takım tatlışlıklar… Haus Schwarzenberg‘de bir sürü güzel duvar resmiyle dolu bir avlu. Üstelik içki içebileceğiniz de mekanlar da mevcut.

Müze adası da Berlin’in diğer bir güzel köşesi. Müze Adası’na giderken geçeceğiniz James Simon Park ise Berlin Katedrali‘ni fotoğraflamak için en uygun köşelerden. Üstelik bu park hemen her gün rastladığımız sokak sanatçıları ve akşamları kafeler tarafından çimlere atılan bez sandalye-şezlonglarıyla da ayrıca en keyifli parklardan biri. Müze Adası da akşamüstü gittiğimiz ve müzeler kapandığı için oldukça sakin. Kafa dinlemek ve tarihi solumak için harika bir zaman.

James Simon Park’ın arka tarafında yer alan Monbijou Meydanı da kafeler ve restoranlarla dolu, ayrıca bir pazar da kuruluyor. Her gün mü yoksa belirli zamanlarda mı bilemiyorum.

Dönüşümüz ise Müze Adası’nın diğer tarafından Unter den Linden yolu üzerinden… İlk durağımız New Guard House, içinde savaş ve diktatörlük kurbanlarını simgeleyen anıt olarak geçiyor, içindeki anne ve çocuk heykelini yapan sanatçı da kendi oğlunun 1. Dünya Savaşı sırasında ölmesinden sonra yapmış bu heykeli.

New Guard House sonrasında tarihi pembe binasıyla Humboldt Üniversitesi‘ne gidiyoruz. Bu üniversitenin bulunduğu meydanda kitapların yakılmasına atanan anıt “Book Burning Memoria” da var ancak yerde ve kolayca görülür şekilde olmadığı için turistler orada ne bakıyor acaba dediğiniz topluluklara yanaşmanızı öneririm.

Müze Adası

St Hedwig’s Katedrali ve Konzerthaus Berlin Gendarmenmarkt’ta yer alıyor. Bizim gittiğimiz saatlerde konser başlamak üzere olduğundan şık şık insanlar Konzerthaus’a doğru ilerliyordu, daha konser başlamadan sokak sanatçıları da bir şeyler çalmaya başlamıştı. Kıyafetlerimiz uygun olsaydı belki biz de girmeyi düşünebilirdik, müzik çekmedi değil.

Unter den Linden üstünde Lebensart Cafe‘de de soluklanıyoruz. Biraz servis ve fiyatlardan memnun kalmasak da yediğim badem ezmeli çikolata kaplı pasta bunlara değiyor neyseki. Kafede oturma ve takeaway fiyatları farklı olmasına rağmen garsonun açıkça bahşiş istemesi pek hoş değildi bence. Neyse bugünü de lezzetli bir şekilde bitiyoruz.

East Side Gallery

Sabah gezintimiz Spree Kanalı boyunca. Kanal kenarında uzun bir yürüyüşle East Side Gallery olarak geçen duvar kalıntılarına ulaşmayı hedefliyoruz. Yol üstünde kanal kenarında Zille Stube diye bir kafede oldukça keyifli bir şekilde kahvemizi içiyoruz, fiyatın kazık olacağını düşünürken o kadar uygun fiyatlı geliyor ki bahşişi içimden gelerek bırakıyorum. Garson da o kadar fotoğrafımızı falan çekti sonuçta:)

Bu arada bütün yollarda bisikletle ulaşımlarını sağlayan Berlinliler’e rastlıyorsunuz. Hem sportif takılan hem de kafelerde ve parklarda gözlemlediğim kadarıyla hayatın tadını çıkarması bilen Berlinliler’e özenmemek elimde değil. “Ayy burada yaşayabilir miyim acaba?” diye soruyorum kendi kendime. Ben yaşayamasam da yaşayabilecek bazı arkadaşlarım geliyor aklıma, dönüşte hevesle anlatıyorum zaten.

Holzmarkt

Yolumuzun üstündeki ikinci durağımız Holzmarkt25. Buraya bayıldım. Hem harika duvar resimleri hem de rahat ortamıyla favori yerlerimden oldu. Arkadaşlarla gelip tüm gün takılabileceğim hatta gecesini de merak ettiğim bir yer. Neyse bir daha düşecek yolumuz Berlin’e anlaşılan:)

East Side Galllery

East Side Gallery‘e hangi saatte gitmek lazım bilmiyorum ama öğle saatleri fotoğraf çekmek için çok elverişli değil. Çektik elbette ama binbir zorlukla. Bir de park halindeki arabalar da geniş açıdan çekim yapmayı zorlaştırıyor.

Urban Spree Bit Pazarı

Yine East Side Gallery yakınlarında Kreuzberg bölgesinde Mustafa’s Gemuse Kebap adlı meşhur dönerciye gidelim diyoruz ama öyle bir sıra var ki aklımızda soru işareti bile oluşmadan vazgeçiyoruz. Kreuzberg’de bu dönerci dışında da pek bir şey bulamadık açıkçası, bence bu bölgeye gitmeye gerek yok.

Urban Spree‘ye doğru yola çıkıyoruz, burası da diğer bir favori yerim. Urban Spree’ye giderken İstanbul Kebap‘ta oturup koskocaman bir döner yiyoruz, ben yurtdışındaki dönercilere karşı biraz önyargılı oluyorum ama tadı hiç fena değildi, bir de çok iyi doyduk. Gerçi Urban Spree’ye gittiğimizde ise keşke bir şeyler yemeseydik diye hayıflanmadık değil; çünkü burada çok güzel seçenekler var, ortam da güzel. Hemen girişte de bir galeri var, ücretsiz olarak gezebilirsiniz. Urban Spree oldukça büyük bir alan, en çok yeri de bit pazarı kaplıyor. Güzel kıyafetler de var, vaktiniz varsa alışveriş de yapabilirsiniz.

Urban Spree Duvar Resmi

Dönüşte de sakin mahallelerinden, parklarından geçerek huzur içinde merkeze doğru ilerliyoruz. Akşamımızı da Sony Center‘ın avlusundaki Alex isimli restoranda kokteyllerle sonlandırıyoruz. Bu arada Sony Center’ın içinde oturmak için birçok seçenek var ve çoğu da oldukça kalabalık.

Son günümüzde de Alexandarplatz’daki Primark ziyareti ve önerilen yerlerden biri olan “The Barn” kafede kahve içip yine hayal kırıklığına uğrayarak kazıklanmışlık hissiyle Berlin’e veda ediyoruz. Bu arada ilk defa Almanya’da bindiğimiz hızlı tren bozulunca inip şaşkınlıkla başka perona geçip farklı bir trene biniyoruz. Amacım sizi korkutmak değil, sadece havalimanına giderken zaman açısından sıkıntı olmayacak şekilde temkinli çıkmakta fayda olabileceğini belirtmek istedim.

Berlin’e 3,5 gün yetti ama arkadaşlarımla gidip bahsettiğim yerlerde daha çok vakit geçirseydim ya da müze ziyaretleri yapsaydım 4-5 gün daha ideal olurdu sanıyorum. Siz de görmek istediğiniz yerlere göre plan yapabilirsiniz. Gelecek rotalarınızda Berlin’i es geçmeyin derim:)

Kopenhag yazımı henüz okumadıysanız  fotoğraf makinemi Kopenhag dönüşü uçakta unuttuğumu ve son birkaç gezimin fotoğraflarını yedeklemediğimi bilmiyorsunuzdur belki. Dolayısıyla telefonla çektiklerim arasından en iyileri seçmeye çalıştım:(

Not: Bu yazıyı aslen 2019 yazında yazmıştım ancak siber saldırı sonucu yazım maalesef silinince tekrar yayınlamak durumunda kaldım.