Provence’ın kalbinde, kireçtaşı tepelerin arasında öyle bir rota var ki; insan burada gezerken doğa ile sanatın nerede bitip nerede başladığını karıştırıyor. Biz Alpilles ve Luberon Bölgesi’ndeki küçük kasabaları ve Pont du Gard’ı Avignon kalkışlı Getyourguide’dan aldığımız Provence’in en iyileri turunu gerçekleştirdik. Her yerde kısa vakit geçirebilsek de başka türlü bu turu tek günde yapmamız mümkün değildi.
St-Rémy-de-Provence
St-Rémy, rotamızda en sevdiğimiz yerlerden olsa da yemek yedikten sonra gezmek için pek de vaktimiz kalmıyor maalesef. Burası her sokağı şık butiklerle ve tatlış fotoğraflık yerlerle dolu bir şehir. Garrett’ın alıntıladığı James Pope-Hennessy’e göre, şehrin meydanları (özellikle Place Favier) açık bir alandan ziyade “bir odayı” andırıyor.
Saint-Paul-de-Mausole: Van Gogh, Arles’daki “Sarı Ev”de yaşadığı o trajik olaylardan sonra, 1889 yılının Mayıs ayında kendini bu manastıra/hastaneye kapatmış. Burası, onun sadece tedavi gördüğü bir yer değil, aynı zamanda sanatının en üretken dönemlerinden birini yaşadığı bir “sığınak” olmuş. Bugün burası bir müze ve kültür merkezi olarak hizmet veriyor ancak bizim ziyaret edecek zamanımız maalesef kalmadı.
Les Baux-de-Provence
Burası rotanın en dramatik noktası. 1953’te Rose Macaulay burayı “extinct moon” (sönmüş bir ay) manzarasına benzetmiş. Garrett’ın notları, buranın sadece romantik bir yıkıntı olmadığını, kanlı bir tarihe sahip olduğunu fısıldıyor. 19. yüzyıl gezginlerine göre, her kayanın arkasında elinde bıçakla bekleyen bir orta çağ haydutu varmış gibi hissetmek buranın şanındanmış!
Les Baux’un o korkutucu havasından bugün eser yok, çok turistik manzarasıyla da oldukça ilgi çekici. Arabayla geliyorsanız önce şehre uzaktan bakmak için manzara noktasına gidin. Sonra da şehrin tepesine çıkarak uçurumun kenarında durup Raymond de Turenne’in kurbanlarını hayal edebilirsiniz:)
Fontaine-de-Vaucluse
Biz Nisan ayında gittiğimizden Sorgue Nehri’nin kış uykusundan uyanışına, o meşhur köpürerek doğuşuna şahitlik edebildik, diğer aylarda da bu kadar gürül gürül müdür bilmiyorum. Burası, 230 metrelik devasa bir uçurumun (Henry James’in deyimiyle “çıplak taştan dev bir alın”) dibinden fışkıran bir doğa harikası.
John Addington Symond suyu; mavinin, morun ve yosun yeşilinin birbirine karıştığı, beyaz çakıllarla gümüşleşen “saf bir elmas” olarak tanımlıyor. Su çarklarıyla dövülen ama yine de lekelenmeden, karşı konulmaz bir hızla akan bir nehir… Suyun renginden ziyade çevresiyle uyumu ve burada çok huzurlu bir yerde hissetmek oldukça keyifli.
Burada daha uzun vaktimiz olsaydı nehir kenarındaki restoranlarda şöyle güzelce karnımıza doyurmak veya bir şeyler içmek çok iyi gelirdi.
Gordes
Fransa’nın en güzel köyleri listesinin gediklisi olan Gordes, tepeden bakıldığında bir taş yığınından ziyade, özenle işlenmiş bir heykel gibi duruyor.
Kasabaya girmeden hemen önce, yol kenarındaki o meşhur seyir terasında (Bel-Air) durup bir fotoğraf çekmek şart. Tüm o kuru taş mimarisi (Bories) ayaklarınızın altında.

Kasabanın sokakları ortaçağda geziyormuş havasında, her bir köşede fotoğraf çektirmek istiyor insan.
Tabi buralara sıcak aylarda gelirseniz dar sokaklarda yokuş yukarı yürüyüşlerin çok tatlı olmayabileceği konusunda uyarmak isterim.
Roussillon: Kızılın Her Tonu
Gordes’un o gri ve vakur taş renginden sonra Roussillon’a geçmek, siyah-beyaz filmden Technicolor bir filme geçmek gibi.
Sentier des Ocres (Aşı Boyası Yolu): Buranın “olmazsa olmazı”. Eskiden aşı boyası çıkarılan bu maden ocaklarında yapacağın kısa yürüyüşte, turuncudan kan kırmızısına kadar toprağın her tonunu görebilirsin. Küçük bir tavsiye: Buraya beyaz ayakkabılarla gitmemekte fayda var; o kızıl toz her yere sinebiliyormuş, neyseki biz öyle bir sorun yaşamadık.

Sanatçı Köyü: Köyün sokakları da tıpkı o meşhur uçurumlar gibi turuncu ve sarı boyalı evlerle dolu. Sokak aralarındaki sanat galerileri ve atölyeler, buranın ilham verici ruhunu yansıtıyor.
Pont du Gard: Suyun Taş Üstündeki Zaferi
Nîmes’e su taşımak için M.S. 1. yüzyılda inşa edilen bu su kemeri, bugün dünyada en iyi korunmuş Roma yapılarından biri. Üç katlı ve yaklaşık 50 metre yüksekliğindeki bu devasa köprüyü görünce, Garrett’ın bahsettiği o “Romalıların bitmek bilmeyen inşa tutkusunu” hissetmek mümkün.
Mühendislik Harikası: Hiç harç kullanılmadan, sadece taşların birbirine mükemmel uyumuyla inşa edilmiş olması inanılır gibi değil. Üçüncü katın üzerindeki su kanalı, 50 kilometrelik yol boyunca sadece birkaç santimetrelik bir eğimle suyu Nîmes’e ulaştırıyormuş.
Nehir Keyfi: Köprünün altından akan Gardon nehri, burayı sadece tarihi bir sit alanı olmaktan çıkarıp bir yaşam alanına dönüştürüyor. Bahar ve yaz aylarında nehirde kano yapmak veya kıyısında piknik yapmak buranın olmazsa olmazı.
Köprünün girişindeki modern müze, bu devasa taşların nasıl taşındığını anlamak için iyi oluyormuş ancak biz ziyaret etmedik. Yaz akşamlarında da ışık gösterileri o “soğuk” Roma taşlarını masalsı bir renge bürüyormuş.
Köprünün üst katına çıkmak heyecan verici olsa da, en güzel fotoğrafları nehir kıyısındaki kayalıklardan, köprüyü tam karşıdan alarak yakalanıyor, hatta günün saatine göre köprü nehre de yansımış olabiliyor.
Avignon rehberim içinse bu yazıya göz atabilirsiniz. Arles rehberim de bu yazıda.