Amsterdam’da Gezilecek Yerler

Amsterdam

Amsterdam’a üçüncü gidişimle birlikte artık şehri bir turistten ziyade tadını çıkaran biri gibi anlatmaya hazırım. Amsterdam’a son gidişimden bu yana çok zaman geçse de, aklımdan çıkmayan o büyülü atmosfer beni yine kendine çekti. Bazı okuyucularımın aklından geçen “yakışıklı Hollandalılar” faktörünü bir kenara bırakırsak :), benim için bu şehri vazgeçilmez kılan şey kanalların, köprülerin ve o eşsiz kafe kültürünün yarattığı huzur.

Amsterdam’da Ulaşım

Amsterdam havalimanından ulaşacağınız yere göre kullanabileceğiniz seçenekler otobüs ya da tren olacaktır. Ben 2. gidişimde Vondelpark yakınlarında kaldığımdan otobüsle gitmek daha mantıklıydı, ilk ve son gidişimde ise trenle Merkez Tren Garı’na geçtim.

Otobüslerde temassız kredi kartı seçeneği gelmiş, hem binerken hem de durağa geldiğinizde inerken okutuyorsunuz. 2. gidişimde gayet güzel çalışan bu sistem son gidişimde tramvayda tüm kartlarımı denememe rağmen maalesef çalışmadı. Ben de bir dahaki binişlerimde bilet alarak ilerledim.

Amsterdam’da Konaklama

Amsterdam’da iki otelde konakladım: Biri Merkez Tren Garı’nın hemen yanındaki İbis Amsterdam Centre, diğeri ise Vondelpark yakınlarındaki Owl Hotel.

Owl Hotel‘in en çok konumunu beğendim, özellikle parkı çok sevenler için güzel bir nokta ve merkezin curcunasından da daha uzak. Odadan ise pek memnun kaldığımı söyleyemem, oda içinde biraz lavabolaran gelen o kokudan vardı örneğin. Yine de 2 gün için kalmak çok sıkıntı yaratmadı.

İbis Amsterdam

İbis Amsterdam Centre ise konumuyla Amsterdam’ı fethetmek için ideal noktada yer alıyor. Tabiki gar yakını olduğu için daha kalabalık bir bölge ama güvenlikle ilgili endişeleriniz olmasın. Solo gezgin bir kadın olarak rahatlıkla otele gidip geldim, geç saatlerde bile olsa. Otelden de oldukça memnun kaldım. Odası geniş, barı da keyifliydi. Resepsiyondakiler de oldukça misafirperverdi. Amsterdam manzarası harika, otelin altından da trenler geçiyor, koridorlarından bekleyenleri ve tren geçişlerini izlemek keyifliydi.

Amsterdam’da Görülecek Yerler

Amsterdam Centraal

Şehre trenle geliyorsanız sizi karşılayacak olan bu görkemli yapı, sadece bir ulaşım merkezi değil. Her gün yaklaşık 1500 trenin uğradığı bu garda fotoğraf makinenizi hazırlayın; çünkü binanın dış cephesi gerçek bir sanat eseri.

İpucu: Garda self-servis bagaj emanet noktaları mevcut ve kullanımı oldukça kolay. Bavullarınızı bırakıp şehri özgürce gezebilirsiniz.

Ağlama Kulesi (Schreierstoren) ve Hudson Nehri Bağlantısı

İlk gidişimde Piri Guide ile şehri gezmiştim. Rehberde yer alan noktalardan biri olan bu kule, New York’un keşfinde kilit rol oynayan denizci Hudson’ın yolculuğuna başladığı nokta. Kulenin duvarındaki yazıtları inceleyebilir, buradan Eski Kilise’ye (Oude Kerk) doğru harika kanal fotoğrafları çekebilirsiniz

Nieuwmarkt ve De Waag

Meydanın kalbinde yükselen De Waag 16. yüzyılda idamların gerçekleştirildiği bir yermiş.

Mutlaka Yapın: Meydanda kurulan pazarı gezin. Buradaki ekmekler ve tatlılar o kadar taze ki, yanınızda hediye olarak götürmek isteyeceksiniz.

Dam Meydanı: Şehrin Kalbi

dam meydanı

Madame Tussauds Müzesi, Yeni Kilise (Nieuwe Kerk) ve Amsterdam Kraliyet Sarayı’na ev sahipliği yapan bu meydan, şehrin en hareketli noktası. Hafta sonu kalabalığından kaçmak zor olsa da burayı görmeden geçilmiyor zaten.

Rembrandt Meydanı ve Çiçek Pazarı

Ünlü ressam Rembrandt’ın heykeli ve “Gece Devriyesi” tablosunun 3 boyutlu canlandırması bu meydanı özel kılıyor. Buraya ünlü Çiçek Pazarı (Bloemenmarkt) üzerinden geçerek ulaşabilirsiniz.

Fotoğraf İpucu: Rembrandt Meydanı yakınındaki Thornbecke Meydanı, kanallarıyla çok daha sakin ve fotoğraf çekimi için ideal bir noktadır.

Amsterdam Mimarisi ve Kanallar

Amsterdam’ı Amsterdam yapan şeylerin başında daracık binaları geliyor. Eskiden binaların genişliğine göre vergi alındığı için evler dikey olarak inşa edilmiş.

Amsterdam evleri

İkonik Detaylar: Binaların tepelerindeki kancalar ve bazılarının öne doğru eğik olması dikkatinizi çekecektir, eşyaları taşımak için bu şekilde yapılmışlar.

Kanallar (Gracht’lar) ise şehrin gerçek omurgası. 17. yüzyılda planlı şekilde inşa edilen bu yarım ay formundaki su yolları, hem ulaşım hem de ticaret için tasarlanmış. Her kanal, etrafındaki evlerle birlikte bir kartpostal gibi. Özellikle Herengracht (Gentleman’s Canal), Prinsengracht ve Keizersgracht, şehrin en karakteristik rotaları. Havanın renkleri sabahın erken saatlerinde çok güzel olabiliyor, adeta mora çalıyor. Kanallarla da birleşince harika bir görüntü oluşuyor. Yağmur ertesi etkisi olabilir.

Herengracht’ta evlerin daha geniş ccepheli, daha süslü olduğunu göreceksiniz, burada daha çok zengin aileler yaşıyormuş. Buradaki binalarda mekanı daha büyük ve daha ihtişamlı göstermek için büyük avizeler ve aynalar kullanılıyormuş. Bazı evlerde gösteriş için eski dönemlerde Türk halısı masa üstü ya da duvarlara konurmuş. Erkeklerin toplaştığı smoking room (sigara odası) ve kadınlar için de tea room (çay odası) varmış. Willet-Holthuysen Müzesi, Herengracht üzerindeki en iyi korunmuş 17–18. yüzyıl kanal konaklarından biriymiş, dolayısıyla iç yapılarını görmek için gezilebilir ama ben gezmedim.

Reguliersgracht’ta botların yavaşladığı bir nokta mevcut. Burası “7 köprü manzarası” olarak biliniyor ama mesele sayı değil. Amsterdam tam olarak bildiğimiz o kartpostal hâline bürünüyor: sessiz, dengeli ve biraz da melankolik.

Kanallarda göreceğiniz yüzen villalar şehrin simgesi. Hatta artık bazı modern tasarımların bir katı su altında yer alıyor.

Mutlaka Yapın: Botla kanal turuna maalesef 3. gidişimde çıktım, maalesef diyorum çünkü keşke ilk gidişimde yapsaymışım. Zira Amsterdam mimarisine dair birçok bilgiyi buradan öğrendim.

Ben Strömma şirketiyle yaptım, rehberimiz iyiydi hoştu ancak kanal turunda pencere kenarına oturmazsanız fotoğraf çekmek zor oluyor. O yüzden daha küçük ve açık teknelerde yapmak daha keyifli olur sanıyorum. Bir de online alınınca bilet daha uygun olduğu için sıradayken online aldım ama binmek için çokça bekledim.

Amsterdam’da Müzeler

Anne Frank Müzesi: Bilet Bulma İpucu

Amsterdam’da en çok talep gören müzelerden biri burası. Biletler internette tükendiyse bile umudunuzu kaybetmeyin!

Amsterdam’da Prinsengracht üzerindeki, sessizliğiyle insanın içini ağırlaştıran yerlerden biri.

Burası bir müzeden çok, yarım kalmış bir hayatın mekânı. Anne Frank ve ailesi, Nazi işgali sırasında iki yıl boyunca bu evin arkasındaki gizli bölümde saklandı. Bugün gezilen odalar boş; bilinçli olarak böyle bırakılmış. Mobilya yok, süs yok. Sadece duvarlarda Anne’in deftere döktüğü cümleler ve sessizlik var.

Evin en etkileyici anı, kitaplıkla gizlenen kapıdan gizli bölüme geçilen an. Dar merdivenler, alçak tavanlar ve gün ışığının kısıtlı olduğu odalar, saklanmanın ne demek olduğunu fiziksel olarak hissettiriyor.

Müze oldukça küçük olduğundan odadan odaya geçip her şeyi dinlemeye çalışırken zorlanabiliyorsunuz; bir noktada tam duygusallaşmaya başlarken birden bir sürü insan çevrenizi sarıyor ve bir an önce diğer odaya geçeyim telaşına düşüyorsunuz. Yine de hikayeye bu kadar detaylı ve yakından tanık olmak zaten filmlerden çokça tanıdık olduğumuz sahnelerin adeta tarih içinden geçerek canlanışı oldu.

Bir de müzenin kendisi kadar etrafı da oldukça keyifli. Özellikle sabah saatlerinde bu bölgede yürüyüş insana kendini harika hissettiriyor.

Seyahat Sırrı: Biletler bitti görünse de son dakika sistemini kontrol edin. ilk gittiğim gün baktığımda tüm saat dilimleri dolmuştu, ertesi gün ise içimden bir ses “bir daha bakalım ne olacak” derken iyi ki o sese kulak verip de baktım. Çok ideal bir saatte yer açılmıştı. Biletleri doğrudan satın aldığınız düşünülürse kimsenin iptal ettiğini de sanmıyorum, dolayısıyla turistik bir pazarlama hilesine kanmamak mı yoksa şans mı bilemiyorum ama iyi ki gittim.

Amsterdam’da müzeler saymakla bitmiyor. Ben bu şehirde sadece Anne Frank Evi’ni gezdim ama yolumun düşmediği diğer müzeler de şehrin kültürel haritasını tamamlıyor:

  • Van Gogh Müzesi: Sanatçının hayatını ve eserlerini kronolojik olarak anlatan, oldukça duygusal bir rota.
  • Rijksmuseum: Rembrandt’ın Gece Devriyesi başta olmak üzere, Hollanda Altın Çağı’nın en önemli eserlerine ev sahipliği yapıyor. Şehrin en görkemli müzesi.
  • Stedelijk Museum: Modern ve çağdaş sanat odaklı; tasarım, fotoğraf ve deneysel işlerle öne çıkıyor.
  • Hermitage Amsterdam: Rusya’daki Hermitage Müzesi’nin uzantısı; dönemsel sergilerle değişen bir içeriğe sahip.
  • Moco Museum: Banksy ve çağdaş sanat işleriyle daha popüler, daha hızlı gezilen bir durak.

Belki hepsini gezmek Amsterdam’ı “tamamlamak” demek değil ama bir dahaki gidişimde Amsterdam Card alarak hesaplı hale geldiğinden birkaç müzeyi bu şekilde gezmek üzere planlamayı düşünüyorum. Bu kartınız yoksa da mutlaka önceden bilet alın. Bizim bir gidişimizde arkadaşımın Hollandalı eşi ve çocukları o sırada bilet almak isteyince maalesef yer bulamamışlardı.

Red Light District ve Eski Kilise (Oude Kerk)

1200’lü yıllardan beri var olan bu bölge, yanındaki Eski Kilise ile müthiş bir tezatlık oluşturuyor. Bu mahalle, dünyanın en eski genelevlerinden biri. Burayı gezerken hem pencerelerde kendilerini sergileyen kadınların olması hem de etraftaki kokular sebebiyle kendimi rahat hissetmesem de insanın yolu bir şekilde bu bölgeden geçiyor. Bir de yanı başındaki Eski Kilise ile yarattığı tezatlık hem geçmişte hem de bu gidişimde en ilgimi çeken şeylerdendi.Kiliselerin çoğu turistik bir kazanç kapısı olarak görülse de, Oude Kerk’in içindeki o meşhur kafeyi yeme-içme rehberimde ayrıca anlatacağım.

Şehrin Nefesi: Vondelpark ve Sarphatipark

Müzeler Meydanı’ndan (Museumplein) geçerek ulaşabileceğiniz Vondelpark, Amsterdam’ın en büyük ve huzurlu parkı. Yılın ilk leyleklerini görebileceğiniz, bisiklete binen ya da koşan Hollandalıların arasında kendinizi yerli gibi hissedeceğiniz bu parkta mutlaka vakit geçirin. Park içinde bolca banklar, kafe gibi oturma alanları da mevcut. Oldukça büyük bir park, tümünü gezmek isterseniz 1 saatten fazla vakit ayırın derim.

Sarphatipark da daha küçük boyutlarda Albert Cuyp pazarı yakınlarında bulunuyor. Park küçük ama keyifli, Göletinde ördekler yüzüyor, buraddan çekilen ev manzaraları da oldukça hoş çıkıyor.

Amsterdam’daki Direniş Ruhu

Amsterdam Opera Binası

Amsterdam Opera Binası’nın adı “Stopera”, stop + opera kelimelerinin birleşiminden geldiğini ve arkasında politik bir hikaye olduğunu yine bot turunda öğreniyorum. 1980’lerde inşa edilmesi planlandığında, binanın pahalı oluşu ve tarihî dokuya uymadığı gerekçesiyle büyük protestolar yapılmış; “Stop the Opera” sloganı zamanla yapının lakabı hâline gelmiş. Resmî adı Het Muziektheater olan bu modern yapı bugün Ulusal Opera ve Bale’ye ev sahipliği yapıyor. Başta tartışmalı olan Stopera, Amsterdam’ın sadece mimarisini değil, itiraz etmeyi seven ruhunu da yansıtan yapılardan biri.

Amsterdam Victoria Otel

Amsterdam’daki Victoria Hotel, sadece bir otel değil; ortasında hâlâ direnen bir hikâye barındırıyor. Otelin tam cephesinde, diğerlerinden farklı görünen iki eski ev var. Bunlar, 19. yüzyılın sonunda otel inşa edilirken sahipleri tarafından satılmayı reddedilen evler.

Otel yatırımcıları tüm adayı satın almak istemiş ama bu iki evin sahipleri “hayır” demiş. Sonuçta Victoria Hotel onların etrafına inşa edilmiş; evler yıkılmamış, yok sayılmamış. Bugün bile cephedeki farklılık hemen fark ediliyor.

Bu küçük direniş, Amsterdam’da çok sevilen bir fikri temsil ediyor:her şey para demek değil. Victoria Hotel’in ortasında kalan bu evler, şehrin mimarisine değil belki ama hafızasına kazınmış sessiz bir itiraz gibi duruyor.

Amsterdam’da Alışveriş

Nieuwendijk Caddesi’nde birçok meşhur markayı bulabilirsiniz. Herengracht, Keizersgracht ve Prinsengracht arasında kalan küçük sokaklarda ise daha bağımsız butik markalar, vintage & second-hand dükkanlar ve tasarım ürünler, konsept mağazalar bulunuyor.

Vondelpark’tan Müzeler Bölgesi’ne giderken ara sokaklarda ‘se lüks markalar var. Van Gogh müzesi yanındaki açık markette de yemelik şeylerin yanısıra güzel hediyelik stantları da mevcut. Albert Cuyp Markt’ta da hediyelikler mevcut.

Amsterdam Yeme İçme Rehberi

Amsterdam’da her mutfağı bulmak mümkün. İspanyol’dan Türk’e, fast food’dan Hollanda’ya özgü lezzetlere ne ararsanız var. Tatlı konusunda da birçok Avrupa ülkesini sollamış durumda. Sadece restoranlarda değil ayak üstü patates kızartması ya da açık pazarlardan alınan yiyeceklerle geciştirme de oldukça yaygın.

Amsterdam’da En İyi Elmalı Turta

Ben tatlı sevdalısı olsam da normalde elmalı turta pek tercih etmem. Yine de Hollanda’ya gidince farklı yerlerinde tabiki denedim ve hiç fena da bulmadım. Elmalı turta denince ilk akla gelen yer Amsterdam’daki Winkel 43. Ben ilk gidişimde kapıdaki o bitmek bilmeyen kuyruğu görünce ‘Gerçekten bir turta için değer mi?’ demiştim ve vazgeçmiştim. İkinci gidişimde daha şanslıydım ve değer mi sorusuna artık cevap verebiliyorum: Kesinlikle! Diğer yediğim örneklerinden çok daha farklı, özellikle hamuru. Ilık servis edilmesiyle daha da lezzeti katlanıyor.

Amsterdam’ın stroopwafel, poffertjes vb. tüm yerel tatlıları ve nerelerde yiyebileceğinize dair yazıma da buradan ulaşabilirsiniz.

Amsterdam’da En İyi Cappuccino

Bbir lokal önerisi olan Screaming Beans, tatlış ve ufak bir kafe. Pencere önünde tabureye oturup yoldan gelen geçeni izlemek için ideal ve Amsterdam’da içtiğim en iyi capuccino.

Screaming Beans Amsterdam

Amsterdam’daki 12 kafeyi yazdığım kahve ve kruvasanlı duraklarım için buraya göz atabilirsiniz.

Amsterdam’da En Güzel Kafe

Amsterdam’da en iyi kafeler yazdımda 12 durak var ama benim vazgeçemediğim adres kilise içinde yer alan De Koffieschenkerij. Burası kahvesi ya da tatlıları en lezzetli yer değil belki ama ortamını seviyorum. Yer bulmak zor, hatta dışarıda daha da zor ama yaz dönemi içeride bulma şansınız daha çok.

De Koffieschenkerij‘de güzel bir uygulama yapmışlar, QR kodlu menüden rahatça sipariş verip ödemeyi de telefonunuzdan hallediyorsunuz.

De Koffieschenkerij

Amsterdam’da En iyi Kokteyl

Ter Marsch&Co

Ter Marsch&Co‘ya tatlı patates için gitsem de kokteylim Pornstar Martini o kadar lezzetliydi ki, ben bu lezzeti daha önce neden hiç denememişim? diye sordurtmuştu. Benimle ilgilenen kadın personel memnun kaldınız mı deyince kokteyle bayıldığımı itiraf etmiştim, kendisinin de favorisi olduğunu söylemişti. Çok doğru bir tercih yapmışım.

Amsterdam’da En İyi Brunch

Dignita Hoftuin‘de daha önce kahve için gidip huzur bulduğum yerlerden biri ancak pazar günleri insanlar brunch için geliyorlar ve sıra oluyor.

Amsterdam Brunch

Artık insanlara tek başıma geldiğimi söylemekten çekinmiyorum. Oturup yine sadece kahve içecekken, yan masada çok güzel gözüken kocaman bir pancake siparişi de veriyorum. Pancake oldukça lezzetli ama neredeyse yarısı tabakta kalınca keşke tek başıma olmasaydım dediğim anlardan birini de yaşadım. Bu arada Vondelpark yakınlarına da bir şubesi açılmış ancak ben henüz ziyaret etmedim.

Amsterdam’da En Güzel Bar

Amsterdam Vintage Kokteyl Bar

Aslında Amsterdam’da birçok güzel bar mevcut, hatta bazıları kanal kenarında ama Rosalia’s Menagerie içi vintage düzenlenmiş romantik bir mekan olduğundan burası bir tık öne çıktı. Zili çalarak giriş yapıyorsunuz, biraz beklemeniz gerekebiliyor kapının açılmasını. Zira sadece iki çalışan var. Ayrıca barmeni de ödüllü bir İtalyan, Alessandro. Kokteyller mevsimsel, ben yazın gittiğim için çiçek temalı kokteyller vardı. İçtiğim kokteyl biraz küçük olsa da tadı çok iyiydi.

Amsterdam’daki diğer ziyaret ettiğim barlar için buraya tıklayınız.

Amsterdam’da En İyi Restoran

Amsterdam’da kanal kenarında olduğu ve çok lezzetli şeyler yediğimizden hala en iyi restoran bir Türk restoranı da olan Broodje Bert. Burada kanal manzarasıyla anne yapımı köfte yemiştik ve harika vakit geçirmiştik. Güncel puanı 1500+ kişide 4.7, bence siz de şans verin.

İllaki Hollanda’ya özgü şeyler yemek isterseniz Rayleigh & Ramsay Van Wou’da bitterballen, patates kızartması gibi şeyler söyleyip yanında içkinizi de yudumlayabilirsiniz.

Amsterdam’da Yemek Marketi

Foodhallen

Foodhallen Avrupa’da alışık olduğumuz, yemek tezgahlarının bulunduğu kapalı marketlerden. Foodhallen‘a ilk girdiğimde aslında buranın sadece yemeğe değil, kültüre de adanmış bir yer olduğunu fark ediyorum, Food Hallen’dan önce FilmHallen bölümünde sinema salonu var mesela. Foodhallen kısmında ise her tarz mutfak mevcut, önce şöyle bir turluyorum, en çok tercih edilenleri anlamaya çalışıyorum. Nereden yemek alırsanız alın istediğiniz yerde oturabiliyorsunuz ama her yer bir şekilde dolu.

The Butcher‘dan hamburger söylüyorum, bekleme süresi biraz uzun, 10-15 dk. Neyseki yakışıklı Hollandalılarla aynı sırada beklemek durumu biraz da olsa kolaylaştırıyor:) Hamburger fena değil ama bu kadar beklemeye değmedi sanki. Dolayısıyla siz diğerlerine şans verin derim.

Bar kısmında yerler var, benim gibi tek ya da iki kişi geldiyseniz alkollü-alkolsüz içecek ısmarlayarak oturabilirsiniz. Burada en çok keyif aldığım şey insanları izlemek oldu diyebilirim.

Küçük Bir Not: Foodhallen’a giderken Jacob Van Lennepkade Caddesi üzerinde ayrıca farklı şık restoranlar da mevcut.

Amsterdam Havalimanı ve Lounge

Ben ikinci gezimde buradan Transavia Havayolları’nı kullanarak Alicante’ye geçtim, havalimanında hem kontuarda hem de güvenlik geçişinde işler oldukça hızlı ilerledi. Tabi Pazartesi olması da etki etmiş olabilir. Havalimanı bekleme alanları ise kalabalıktı, özellikle kafelerde yer bulmak çok zor. ING bazı alanlara çalışanlar için şarj takma ve oturma bölümleri yapmış, bunlar oldukça işlevsel.

Son gezimde ise havalimanı Lounge kullandım, zira AnadoluJet 4 saati aşan bir gecikme yaptı. Gecikme zamanları Wings kartın Smartdelay’ine kayıtlıysanız ki ben kayıt olduğumda gecikme olacağını zaten öğrenmiştim. Amsterdam Lounge’da sunulanlar oldukça doyurucuydu, hem alkol hem yemek/atıştırmalık seçenekleri gayet güzel. Biraz kalabalık da olsa yer bulabiliyorsunuz.

Amsterdam ile ilgili diğer yazılarım için buraya tıklayabilirsiniz. Giethoorn, Keukenhof ve daha fazlasının bulunduğu Amsterdam Çevresi Gezilecek Yerler yazımsa burada.