Arles Gezilecek Yerler: Van Gogh’un İzinde

Avignon’un surlarından çıkıp Rhône nehrini takip ettiğinizde, yüzölçümü olarak daha büyük olsa da daha küçük ve zarif bir şehirdeymişsiniz havası yaratan Arles karşılıyor. Fransızca ile arası olmayanlar için sondaki es okunmuyor, yani şehrin adı bizler için Arl.

Bu bölümü yazarken Martin Garrret ve Ferne Arfin’in Provence kitaplarından da faydalandım. Yine de Arles’ın en güzel tarafı tarihi yerlerinden ziyade nehir kenarında yürüyüş, hareketli meydanlarında kahve, akşamın loş ışığında şık giyimli Arleslılarla yemek, butiklerinde alışveriş ve estetik sokaklarını fotoğraflamak. Van Gogh hayranıysanız da onun izini sürmek. Biz yarım günde gezdik, 1 tam gün çok daha iyi olacaktır.

Arles’da Konaklama

Şehrin tam kalbinde Plaza du Forum’da yer alan Hotel du Forum’da konakladık. Oteliniç dekorasyonu çok keyifli, odaları da geniş. Arka bahçesinde havuzu da var ama biz gittiğimizde açık değildi maalesef. Bar kısmı da çok hoş.

Arles’e Ulaşım

Biz Avignon’dan trenle 15 dakikada Arles’daydık, hatta treni de son dakikada istasyonda aldık. Genelde Lyon’dan geçmek istediğinizde Nimes Pont du Gard aktarmalı çıkıyor. Nimes’le de yaklaşık 20 dakikalık bir mesafe var, hatta sonradan fark ettik ki şehir içi otobüsler de Nimes garına gidiyormuş.

Van Gogh’un Arles’ı: “İnsanlığın Korkunç Tutkuları”

Vincent van Gogh, 20 Şubat 1888’de Arles’e ayak basıyor ve Arles’da kaldığı 15 yıl boyunca 300 resim tamamlıyor. Arles’a ayak bastığında hava beklenmedik şekilde karlı ancak Mart sonu Nisan başı şeftali, erik ağaçlarını resmetmeye başlıyor. Arles’da resmettiği yerlerin resim kopyaları ve açıklamalarıyla işaretlemeleri bulunuyor. Biz de bu işaretlemelerin bir kısmını ziyaretlerimizde yakaladık.

Yıldızlı Gece Rhone Nehri

Gece Kahvesi (Café de la Gare): Van Gogh, Mayıs-Eylül ayları arası konakladığı ve resmettiği Cafe de la Gare’ı bulunan (ve maalesef savaşta yıkılan) bu kahveyi “insanın kendini mahvedebileceği, delirebileceği veya suç işleyebileceği bir yer” olarak betimlemiş. O meşhur tablosundaki kırmızı ve yeşili, “insanlığın korkunç tutkularını” anlatmak için seçmiş.

Diğer bir kafe resminde ise daha canlı renkleri kullandığını görüyoruz, Cafe Terrace at Night tablosunda. Buradaki kafe ise Place du Forum’da yer alıyor ancak kafe biz gittiğimiz kapalıydı ve virane gözüküyordu.

Sarı Ev: Kendi sanatçı kolonisini kurma hayaliyle yerleştiği Sarı Ev (Place Lamartine no:2), Van Gogh için “kükürt sarısı güneşin” merkeziydi. Bu ev 1944’te yıkılmış. Gauguin ile yaşadığı o trajik kulak kesme olayı ve sonrasındaki cinnet, bu evde yaşanıyor ve her şeyi değiştiriyor. Bu olay sonrası Ocak ayında hastaneye (Hotel-Dieu) yatırılıyor.

Komşuların İsyanı ve Bir “Yabancı” Olarak Van Gogh: Garrett’ın kitabındaki en hüzünlü detaylardan birisi; Van Gogh hastaneden çıkıp Sarı Ev’e döndüğünde, 30 komşusu onun “kadınları rahatsız ettiği ve içki içtiği” gerekçesiyle şehirden atılması için belediye başkanına imza vermesi. Arles’ın o pitoresk sokakları, bir dönem dünyanın en büyük sanatçısına “istenmeyen adam” muamelesi yapmış. Bu şikayetle birlikte bir süre daha Arles’daki hastaneye yatırıldıktann sonra St Remy’deki akıl hastanesine gitmiş.

Langlois Köprüsü: Ressama kendi memleketi Hollanda’yı hatırlatan ahşap asma köprü ise şehrin biraz dışında, biz çok yorgun olduğumuz için yürümekten vazgeçtik.

Rhone Nehri: Van Gogh Starry Night (Yıldızlı Gece) tablosunu da Rhone Nehri kıyısında boyamış.

Espace Van Gogh

Espace Van Gogh
Espace Van Gogh Bahçesi

Van Gogh’un yattığı hastane (Hôtel-Dieu) bugün restore edilmiş ve bahçeleri tablolarındaki gibi yeniden düzenlenmiş. Arles’ın en keyifli noktalarından biri olduğunu söyleyebilirim bu bahçenin. Avlunun etrafında da satıcılar var. Ayrıca sergi olan bir bölüm de var ancak giriş ücretli.

Arles’da neredeyse hiç orijinal Van Gogh tablosu yokmuş. Hepsini kardeşi Theo’ya göndermiş. Ancak Fondation Vincent Van Gogh, Francis Bacon ve David Hockney gibi isimlerin ona saygı duruşu niteliğindeki eserlerine ev sahipliği yapıyor.

Les Alyscamps: Ölüler Şehri ve Domuz Yalağına Dönüşen Lahitler

Arles’ın en melankolik köşesi: Les Alyscamps. Dante’nin İlahi Komedya’da bahsettiği bu devasa nekropol, orta çağda o kadar meşhurmuş ki; kuzeydeki kasabalardan ölüler, teknelerle Rhône nehrinden aşağı bırakılırmış. Teknelerin içine “gömme ücreti” de konulur, St. Honorat keşişleri de bu tekneleri durdurup cenazeleri defnedermiş. Ancak buranın hikayesi zamanla hüzünlü bir hal almış. Şehir ekonomik krize girdiğinde, Arleslılar bu antik lahitleri satmaya başlamışlar.

Van Gogh’da bir eserini burada yapmış. Les Alyscamps’e giriş ücretli, hadi neyse uygun fiyatlı diye girelim dedik ama içinde pek bir şey yok. Ağaçlı yol düşündüğümüzden kısa, sonunda boş bir kilise ve birkaç kırık lahitten ibaret.

Place du Forum

Çoğu turist meydanda kahvesini içerken, yerin hemen altında Cryptoporticus denilen o devasa tünellerden habersizdir. Garrett burayı anlatırken insanın tüylerini hafifçe ürpertiyor: Cizvit şapelinin merdivenlerinden o loş tünellere indiğinizde, sadece damlayan suyun sesini duyarsınız. Eğer orada yalnız kalırsanız, bir Romalı ile karşılaşmayı bekleyebilir, hatta kendinizi bir Romalı gibi hissedebilirsiniz. Diğer ziyaretçilerin uzaktan gelen yankıları, görünmeyen bir ritüelin parçası gibi “kabusvari” bir havaya bürünebilir.

Van Gogh’un o meşhur sarı tenteli “Gece Kahvesi Terası” tablosunun yapıldığı meydan. Orada bir kahve içip yıldızları hayal etmek güzel olurdu ancak daha önce de belirttiğim gibi bu kafe kapanmış. Etraftaki diğer kafelerde oturup bu meydanın tadını çıkarabilirsiniz.

Meydanın tam ortasında da Arles’ın ünlü şairlerinden Frederic Mistral’in heykeli bulunuyor.

Amfitiyatro

Arles Arena

M.S. 90 civarında Colosseum’dan esinlenerek inşa edilen bu dev yapı 20 bin kişi kapasiteliymiş. Zaten görür görmez kendinizi Roma’da hissediyorsunuz. Bir zamanlar arenanın içinde iki şapel ve tam 200 ev varmış.

Arles Arenası (Amfitiyatro) sadece gladyatörlerin değil, 19. yüzyılın o asil Arles kadınlarının da sahnesiymiş. Garrett’ın aktardığına göre, gösteri aralarında beyaz dantelleri ve siyah pelerinleri içindeki “mağrur” kadınlar, amfitiyatronun terasında öyle bir edayla yürürlermiş ki; sanki “küçük adamları” yollarından süpürüp geçerlermiş. Bu kadınların yüzlerindeki o soğuk ama bilinçli güzellik, soylarının gururundan geliyormuş. Biz öyle aşırı ihtişamlı Arles kadınları göremedik, nerelere gittiler acaba?

Bugünse Arena etkinlikler ve boğa güreşleri için kullanılıyor. Diğer zamanlarda da giriş ücretli. Biz zaten Colosseum’u gördükten sonr buna girme gereği duymadık.

Place de la République: Bir Zaman Kataloğu

Şehrin tam kalbindeki bu meydan, Arles tarihinin bir özeti gibi. Ortadaki devasa Mısır Obeliski, antik bir Roma sirkinden kurtarılmış; hemen yanında 12. yüzyıldan kalma St. Trophime Katedrali ve karşısında 17. yüzyıl barok belediye binası..

St. Trophime Manastırı’nın dış kapısındaki oymalar oldukça güzel, içi ise hayal kırıklığı. O muazzam oymalarının arkasında ürpertici bir efsane varmış. Anlatılanlara göre, heykeltıraş o kadar mükemmeliyetçi ve acımasızmış ki, modellerini saatlerce kıpırdamadan aç susuz bekletirmiş. Hatta bazılarının “büyü” ile taşın içine hapsolduğu söyleniyormuş. Bir hırsızın gözündeki o kurnazlık ışığının, Judas heykelinde sonsuza dek donup kalması belki de ondandır.

Musée Réattu: Bir “Aldatmaca” mı, Kültür Hazinesi mi?

Van Gogh bu müzeyi “atrocious humbug” (berbat bir aldatmaca) olarak görse de, bugün Arles kültürünün kalbi burada attığı söyleniyor. Mistral’in 1909’daki 50. yıl jübilesi, meşhur Mireille operası ve o dönemdeki boğa güreşlerinin afişleri burada yer alıyormuş ancak bizim çok ilgimizi çekmedi.

Théâtre Antique: Mermer Sahnenin ve Venüs’ün Doğuşu

Arenanın hemen güneyinde, eski şehrin dar sokakları arasına gizlenmiş olan Théâtre Antique, Arles’ın sanata olan tutkusunun en eski tanığı. Kendi döneminde 10.000 izleyiciyi ağırlayan 33 sıralı bu tiyatro, şimdilerde yaz aylarında Les Suds müzik festivali ve o meşhur Fête du Costume (Kostüm Festivali) gibi etkinliklerle hala romantik bir performans alanı olarak kullanılıyor.

Van Gogh hayranıysanız ve daha detaylı bir tur yapmak isterseniz Getyourguide’daki şu tura bakabilirsiniz ancak bana biraz fazla pahalı geldi.