Avignon Gezi Rehberi: Tarih ve Alışveriş

Bu seyahate hazırlanırken bana eşlik eden bir yol arkadaşım var: Martin Garrett’ın Provence: A Cultural History (2012) kitabı. Sayfaları çevirdikçe sadece şehirlere değil, o şehirlerin hafızasına da yolculuk yaptım. Dickens’tan Henry James’e kadar kimler kimler geçmemiş ki bu topraklardan… Bu yazıda bahsettiğim o ilginç edebi dedikoduların ve tarihi anekdotların çoğu Garrett’ın kitabından. Kendisi Provence’ı sadece taşlardan değil, hikayelerden ibaret bir yer olarak anlatıyor.

Avignon’a Ulaşım

Biz Lyon Havalimanı tren garından (hemen havalimanı çıkışının karşısında) direkt bir trenle 1 saatten az bir sürede Avignon’daydık. Marsilya’dan trenle yarım saatte ya da Nice’den 3 saatte geçmek mümkün.

Avignon’da Konaklama

Biz sur dışındaki İbis Budget otelde kaldık. Gar yanındaki İbis gardan bir yerlere gidecekseniz bizim gibi daha rahat olabilirmiş. Bir de gar karşısındaki kapı hemen en işlek Avignon caddesine çıkıyor. Yine de İbis’in oda küçüklüğü sizin için sorun değilse Budget da bütçe dostu iyi bir seçenek.

Taştan Modern Teknolojiye: Avenio

Romalıların “Rüzgarlı Şehir” anlamında Avenio dediği bu yer, aslında Cilalı Taş Devri’nden beri bir cazibe merkezi. Bugün 90 bin nüfuslu modern bir şehir olsa da, yedi kapılı surların içine girdiğinizde zaman duruyor. Butikler, antikacılar (Dickens buralardaki eski oymalara ve aziz biblolarına bayılmıştı!) ve gölgeli meydanlar…

Dickens ve “Pişmemiş Börek” Duvarları

Charles Dickens, 1844’te Avignon’un o meşhur surlarını gördüğünde onları “asla kızarmayacak, yüzyıllarca pişse de beyaz kalacak bir börek hamuruna” (under-done-pie-crust) benzetmiş. Gerçekten de böyle olduğunu söylemek mümkün. Avignon’un surları tüm şehri sarmalıyor, giriş için birçok kapı var ve şehre gidelim dediğinizde sur içini kastetmeye başlıyorsunuz bir turist olarak.

Burası Kotor gibi yukarı doğru uzanan bir şehir değil düz ayak ve surların için belki de bu yüzden bana daha geniş geldi. Bir de öyle arnavut kaldırımlı bir yapı yok, geniş caddelerin de bulunduğu bir yer.

Surların Gölgesinde Bir Yeşil Vaha: Square Agricol Perdiguier

Şehre surların ana kapısından (Porte de la République) girip Turizm Ofisi’ne doğru ilerlediğinizde hemen yan tarafta karşınıza çıkan bu park, Avignon’un en tatlı mola yerlerinden biri.

Park sadece bir yeşil alan değil; içinde 14. yüzyıldan kalma St. Martial Benedikten Manastırı’nın o etkileyici Gotik kemerlerini ve kalıntılarını barındırıyor.

Şehrin taş sokaklarında kaybolmadan önce veya tren istasyonundan gelip turizm ofisinden haritanızı aldıktan sonra burada bir banka oturup o tarihi atmosferin içinde soluklanmak çok keyifli. Garrett’ın bahsettiği o “geçmişin hayaletleri” burada ağaçların ve yıkık kemerlerin arasından size gülümsüyor gibi.

İhtişam, Ziyafet ve Kan: Palais des Papes

Avignon denince akla gelen o devasa siluet: Papalık Sarayı. Dickens burayı gördüğünde sadece bir bina değil, adeta “çatık kaşlı” bir devle karşılaşmış gibi hissetmiş. 150 metrelik kuleleri ve labirent gibi koridorlarıyla burası bir zamanlar Avrupa’nın en güçlü şatosuymuş. Dickens burayı “aynı anda hem ziyafetin hem de kanın evi” olarak tanımlıyor. Engizisyon işkenceleri ile şaşaalı yemeklerin aynı taşlar arasında yaşanmış olması ürpertici bir tezat.

Sarayın aslında iki yüzü var: Eski Saray (Palais Vieux): Sade ve sert. Bir keşiş olan XII. Benedict’in ruhunu yansıtıyor. Yeni Saray (Palais Neuf): Gösterişli ve lüks. VI. Clement’in ihtişam tutkusunun bir eseri. Biz bu farkı saraya girdiğimizde fark etmedik açıkçası.

Sarayın içi oldukça boş ama biletle birlikte size tabletler veriyorlar. Tabletlerle her odadaki QR kodları okuttuğunuzda ve duvara tuttuğunuzda eskiden sarayın içi nasılmış görebiliyorsunuz. Hatta hazine avı oyunu da koymuşlar, sonunda sertifika alıyorsunuz ama maili girdiğimizde maalesef mailimize gelmedi. Sarayın içini gezmek biraz yorucu merdivenlerle aşağı yukarı biz yorulduk, haliyle papalar sportifmiş herhalde diye düşünüyor insan. Biletimize bahçe de dahildi ama bahçenin pek bir esprisi yok.

Bileti Avignon köprüsüyle birleşik aldık. Aynı biletle köprüye de girebildik.

Sarayın Gölgesinde Bir Sanat Hazinesi: Musée du Petit Palais

Papalık Sarayı’nın o devasa ve biraz da “boş” hissettiren salonlarından sonra, meydanın hemen ucunda yer alan Musée du Petit Palais ‘e girdik. Buranın girişi Avignon’daki birkaç müze gibi ücretsiz ancak bizim hepsine vaktimiz maalesef yoktu.

Burada Orta Çağ ve Rönesans dönemine ait, özellikle İtalyan ve Avignon okullarından çıkma bir tablo koleksiyonu var, çoğu dini temalı.

Eğer Rönesans sanatına ilginiz varsa, Botticelli’nin “Meryem ve Çocuk” (Madonna and Child) tablosunu burada yakından görebilirsiniz. Ayrıca bahçesi de müzeye girmeseniz dahi harika.

Arkeoloji Severlere: Musée Lapidaire

Önünden geçerken şapele giriliyor mu diye bakıp müze olduğunu fark ettiğimiz ve ücretsiz olduğu için de hadi girelim dediğimiz yer. Müzenin en etkileyici yanı zaten 17. yüzyıldan kalma devasa bir Cizvit şapelinin içinde yer alıyor olması. O yüksek tavanlı, görkemli dini mimarinin içinde Roma, Yunan ve Mısır döneminden kalma heykellerin ve lahitlerin arasında yürümek, Garrett’ın bahsettiği “Provence’ın katmanlı hafızasına” dokunmak gibi. Musée Lapidaire. Burası aslında Musée Calvet’nin arkeoloji koleksiyonuna ev sahipliği yapan bir “taş müzesi”. Arkeolojik kalıntılar seviyorsanız hoşunuza gidebilir.

O Meşhur Şarkıdaki “Yalan”: St. Bénézet Köprüsü

Fransızlarca meşhur “Sur le pont d’Avignon” (Avignon köprüsünün üzerinde) şarkısı aslında biraz hatalıymış. Rivayete göre insanlar köprünün üzerinde değil, altında (sous le pont), kıyıdaki bir tavernada dans ederlermiş. Zaten köprü, bir halka oluşturup dans etmek için çok darmış.

Köprünün hikayesi de hüzünlü; St. Bénézet rüyasında dini bir vahiy gibi görüp köprüyü yapmaya başlamış, piskoposlar onunla alay etmiş ama kocaman taşı da taşıyınca doğru söylüyor diye düşünen halk birleşip bitirmiş. Rhône nehrinin hırçın suları köprüyü defalarca yıkınca, 18. yüzyılda yetkililer “pes etmiş” ve köprüyü yarım, romantik haliyle bırakmışlar. Yni köprüye çıktığınızda karşı kıyıya geçemiyorsunuz sadece yarısına kadar gidebiliyorsunuz. Çıkmasanız da olur mu bence olur.

Zamanın Suyun Sesiyle Aktığı Sokak: Rue des Teinturiers

Rue des Teinturiers (Boyacılar Sokağı) Avignon’un ruhu olan sokaklarından. Burası, Sorgue nehrinden gelen suyun üzerinde ağır ağır dönen, yosun tutmuş devasa su çarklarıyla bir masal setini andırıyor.

Sokağın ismi tesadüf değil; Orta Çağ’da bu çarklar şehrin tekstil ve ipek boyama endüstrisinin kalbiymiş. Boyacılar (teinturiers) kumaşlarını bu nehrin suyunda yıkar, çarkların gücüyle makinelerini çalıştırırlarmış.

Yol boyunca size eşlik eden devasa çınar ağaçları, suyun şırıltısı ve taş döşeli dar yol, bizi Dickens’ın o “börek” surlarından çıkarıp bambaşka bir yüzyıla ışınladı. Burası şehrin en geniş caddelerinin aksine, durup bir kahve içmek ve sadece suyun sesini dinlemek isteyeceğiniz türden bir yer. Eğer burada yaşasaydım blog/kitp yazmak için buraya gelirdim diyeceğim yerlerden.

Bu sokaktaki taş bankların altına bakarsanız taşa kazınmış aslan figürleri görebilirsiniz.

Bir de Avignon’un da sokak aralarında tatlış bir ev, renkli bir dükkan ya da bir sokak resmine rastlamak mümkün.Bu sokakta da böyle tatlış aralara rastladık.

Fresques Murales

Tiyatronun Başkenti

Eğer Temmuz’da gitseydik, şehir bir karnaval yerine dönecekti. 1947’de Jean Vilar, Paris’in o sıkıcı ve geleneksel tiyatrosuna başkaldırıp Shakespeare’in Richard II’sini Saray’ın avlusunda (Cour d’Honneur) sergilediğinde her şey değişmiş. Vilar, tiyatroya o eksik olan “Dionysosçu” (coşkulu ve kuralsız) ruhu geri vermek istemiş. Bugün o ruh, her Temmuz’da milyonlarca insanı çeken Avignon Festivali ve onun daha bağımsız kardeşi “Le Off” ile yaşıyor. Zaten şehrin çeşitli yerlerinde duvarlarda teatral resimler görüyorsunuz, festival olmadığında bile adeta festivale davet ediyor şehir sizi.

Surların İçinde Alışveriş: Butiklerden Tasarım Atölyelerine

Avignon’un surlarla çevrili o geniş caddeleri ve dar ara sokakları, tam bir alışveriş cenneti. Biz her birine girmekten kendimizi alamadığımız için butiklerde günün yarısını harcadık desem abartmış olmam. Şehirde her bütçeye uygun, oldukça güzel takılar, kıyafetler ve çantalar bulmak mümkün. Burada her bir sokağı yazamadım çünkü bir harita takip etmekten çok yer gördükçe sokaklara daldık diyebilirim.

Rue de la République: Tren istasyonundan şehre girdiğinizde sizi karşılayan o devasa ve geniş cadde. Burada daha çok bilindik markaları ve büyük mağazaları bulabilirsiniz. Ama asıl hazine, bu ana caddeden sapan yan sokaklarda saklı.

Rue Joseph Vernet: Eğer daha “rafine” ve şık bir alışveriş deneyimi arıyorsanız, istikametiniz burası olmalı. Avignon’un “Upper East Side”ı diyebileceğimiz bu sokakta, tasarım butikleri ve lüks markalar yan yana diziliyor. Dickens’ın hayran kaldığı o eski oymaları ve antikacıları hatırlatan bir asalet var bu sokakta.

Rue des Marchands: İsmiyle müsemma (Tüccarlar Sokağı), burası Orta Çağ’dan beri şehrin ticaret kalbi. Tarihi binaların girişlerine gizlenmiş butiklerde, başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz özgün tasarım çantalar ve el yapımı takılar karşınıza çıkabiliyor.

Antikacılar ve Küçük Objeler: Surların içindeki dükkanlarda Dickens’ın o bahsettiği “aziz bibloları” veya eski oymalar kadar ilginç objeler hala var. Özellikle ev dekorasyonuna meraklıysanız, Provence ruhunu yansıtan ketenler ve seramikler için bu ara sokaklardaki küçük dükkanlara mutlaka göz atın.

Les Halles: Burası da şarküteri, peynir alışverişi yapmak isterseniz geleceğiniz mekan. Tabi ekmekler ve kruvasanlar da harika demeden geçemeyeceğim. En güzel taraflarından biri Les Halles’in Madrid’deki Caixa Forum’un dikey bahçesine benzeyen arka duvarı.

Bir de Les Halles’in hemen arkasındaki meydanda (Pl. Pie) Perşembe günü gittiğimizde vintage pazar kurulmuştu. Çok güzel broşlar ve antika tabaklar vardı. Fransızcanız varsa ikinci el kitaplar da bulmak mümkün.

Karşı Kıyıdaki “Kötücül” Güzellik: Villeneuve-lès-Avignon

Biz maalesef çok istesek de zamanımız ve gücümüz kalmadığından nehrin karşı kıyısı Vielleneuve’ye geçemedik. Bu tarafta Fort St Andres ve Manastır bahçeleri vardı görmek istediğimiz.Henry James ise burayı “yarı terk edilmiş, pitoresk bir yer” olarak daha çok sevmiş. Özellikle Fort St.-André kalesinin kapı kulelerini “kötücül ve zalim” bulmuş. Nathaniel Hawthorne ise 1859’un sıcak bir Haziran gününde köprüyü geçip buraya geldiğinde şehirden nefret etmiş: “Hayal edilebilecek en taşlı, en kaba kasaba!” demiş. Belki de gitmememiz yerinde olmuştur ancak gün batımında Avignon’un buradan manzarası oldukça güzel diyen yorumlar da mevcut.

Bir “Delilik” Tedavisi: St. André Manastırı Bahçeleri

James “Belki de Orta Çağ’da herkes delirmişti; herkes deliydi.” diyor. James’in “Orta Çağ deliliği” dediği o karanlık atmosferden çıkış yolu, kalenin içindeki yıkık manastırın bahçeleri. Güller, morsalkımlar, zeytin ağaçları ve palmiyeler arasından geçip terasa çıktığınızda, Avignon’un o meşhur altın parıltısını izlemek oldukça keyifliymiş.

KategoriDetaylar
UlaşımLyon’dan <1 saat, Marsilya’dan 30 dk, Nice’ten 3 saat (Tren ile).
Konaklamaİbis Budget: Surların hemen dışında, bütçe dostu.
Ücretsiz KültürMusée du Petit Palais (Rönesans sanatı) & Musée Lapidaire (Şapelde arkeoloji).
En Masalsı SokakRue des Teinturiers: Tarihi su çarkları ve çınar ağaçları.
Yerel Lezzet & PazarLes Halles: Şarküteri ve dikey bahçe. Place Pie: Perşembe günleri vintage pazar.
AlışverişRue Joseph Vernet (Şık butikler) & Rue des Marchands (Özgün tasarım).
Mola DurağıSquare Agricol Perdiguier: Turizm ofisi yanı, Gotik kalıntılı huzurlu park.
Unutulmaz DeneyimPapalık Sarayı: Tabletlerle (HistoPad) zamanda yolculuk ve hazine avı.

Biz Avignon’dan sonra Arles’ı ziyaret ettik, Arles yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Ayrıca Avignon kalkışlı Getyourguide’dan aldığımız Provence’in en iyileri turunu gerçekleştirdik. Her yeri tadımlık görüyorsunuz ama vakit yoksa en iyi seçenek böylesi oluyor maalesef.